Yazar: Zekican Sarısoy
17 Eylül 2022
Cin olmadan cin çarpmak: Three Thousand Years of Longing film incelemesi

Uzak diyarlardan İdris Elba ve Tilda Swinton’ı, bizim oralardan ise Zerrin Tekindor ve Ece Yüksel’i buluşturan yeni George Miller çılgınlığı Three Thousand Years of Longing (Üç Bin Yıllık Bekleyiş) vizyondaki yerini aldı. Mad Max gibi bir hikayeyle içimizde, dışımızda, her bir yanımızda ateşi sıcak sıcak körükleyen Miller’ın bundan sonra ne yapacağını düşünürken, Cannes’da Yarışma Dışı olarak görücüye çıkan bu son işi ve ardı sıra gelen yorumlar hali hazırda zaten heyecanı ikiye katlamıştı. Şaka, beğeneni olduğu gibi beğenmeyeni de çok oldu. Ama korkmayın sizi overrated bir beklentiye sokmak için bu yazıyı yazmıyoruz. Zaten sadece filmden ve ne söylediğinden konuşmayacağız. Yönetmene ve hikayesine haksızlık olur diyerek öyle beklemediğiniz bir anda beklentiye soktuk işte 😂 Girmeyin sakın, kalbimiz kırılır. Tadını çıkarın.

Tilda Swinton’ı ünlü bir hikaye anlatıcısı rolünde, Alithea karakterinde izlediğimiz filmde, keşke her üç harfli böyle olsa dediğimiz cini ise İdris Elba canlandırıyor. Hikaye anlatıcısı, canımız Tilda’mız bir cin ile birlikte cinin gördüğü, ettiği, tanık olduğu insan halleri içinde yolculuğa çıkıyor. Bu yönüyle film uzak diyarlarda fazlaca örneği olsa da yakın diyarlardan David Robert Mitchell’ın “Under The Silver Lake”ini (2018), Todd Solondz’ın “Wiener Dog”unu (2016) ya da yine Tilda Swinton’ın başrolde olduğu ve bir vampir persona ile yolculuğa çıktığı Jim Jarmusch’ın “Only Lovers Left Alive”ını (2013) hatırlatıyor. Three Thousand Years of Longing’i bu filmlerden en temelde ayıran ise yönetmen Miller’ın genel olarak hikaye anlatımında tercih ettiği hikayeciklerin özel bir amaca, sebebe hizmet etmeden var olmaları. Bunların birbirleriyle ilişkisi her koşul ve durumda verilmiyor. Kendi halinde var oluyor, devamlılığı geliyor ya da gelmiyor. Zaten izleyici olarak size bunu vadetmiyor. Ana hikaye içinde var olan her bir minor hikaye, nesne ya da durum kendi hikayesini anlatırken daha önceki zaman ve mekanlarda bunu sunuyor ve aslında birbirini takip eden bir zincire de böylelikle dönüşüyor. Örneğin bu filmde Alithea’nın Kapalı Çarşı’da bulduğu bir şişenin tarihi, onu daha önce bulanların hikayelerinde ortaya çıkıyor.

Hikayenin yarısı Pera Palas’ın meşhur odasında Alithea ve cinin bornozlar içinde takıldığı, dilek dileme ve talep etme etiği üzerine tartıştığı bir aralıkta geçiyor. Antonia Susan Byatt’ın Türkçe’ye “Bülbülün Gözündeki Cin” diye çevrilen 1994 tarihli öykü kitabı “The Djinn in the Nightingale’s Eye”dan uyarlanan filmin ekibinde, kurguda Margaret Sixel, görüntü yönetiminde John Seale ve besteci Tom Holkenborg (Junkie XL) gibi “Mad Max: Fury Road” (2015) ekibinin bir kısmı yer alıyor. Junkie’nin kültürel müzik tınılarıyla bezediği hikaye yetişkinler için uykudan önce bir Alaaddin masalı gibi.

Bir cin, dilek için yanıp tutuşur ama ortada dilek yoksa

Aklımıza gelmişken, Pera Palas bir ayrıntı bu arada. Hikaye ile herhangi bir bağı yok. Biz bile aynı metinde 60 kere söz ederek reklamını yaptık. Kızmayın ama karakterler otel odasındayken otel koridorlarından “Ahmet Abiii, nerdesin ya…” diye bir ses duymayı çok istedik. 😂 Bir hevesle pazardan cam bir obje satın alan karakter, odasına geldiğinde eyvah! Gür sesi, sivri kulakları ve devasa bedeniyle ama sonra insan boyutuna transfer olan bir cin odayı kaplıyor. Üç bin yıldır cam içinde gezen ve serbest bırakılma özlemiyle krallar, prensler ve entrikalarla tanışan cin, hikayesini anlatma özlemi içinde. Onu son olarak camdan çıkaran Alithia’ya üç dileğini yerine getirmenin özlemini çeker ancak karakterin aklına istediği, dilediği tek bir şey bile gelmez.

Anlatının ana aksı aslında bu noktada bir sekteye uğrar. Film bir karakter olsa kesinlikle geveze olurdu. Ve bu laf cambazı filmin bir o kadar da statik bir yolda dans etmesi, geçmişe zıplamalar ya da kültürler arasında safariye çıkmalar her anlamda bizi hep başladığımız yola düşürüyor: İnsan tarihi ve kültür tarihi aslında hep birbirini tekrar ediyor. Bugüne dönüp buradan geçmişi düşünmek bir tür paradoks yaşatıyor. Çünkü bir dakika öncesi de artık geçmişin bir parçası.

İyi hoş ama kültür sahiden bu kadar egzotik mi? Irkçılık, savaşlar, cinsiyetler ve başka varoluşlar üzerindeki hegemonya ve harem dansları içinden bakınca bunların tarihi sahi nerede? Son olarak hikayenin büyüsü, bizi hikayede tutan ve “evet, bu iyiydi” dedirten en büyük şey iki karakter arasında geçen sohbetler. Üç bin yıl gerçekten büyük bir özlem aslında ve unutmadan Miller mitleri gerçekten çok seviyor.

editörün seçtikleri