Yazar: Burak Kazim Diken
6 Haziran 2021
Tür için bir ‘cenaze marşı’: Army of the Dead film incelemesi

300, Watchmen ve Sucker Punch gibi yapımlarıyla ana akım sinemada pek çok tartışmaya konu olan Zack Snyder, hakkındaki eleştirileri DCU için çektiği filmlerle daha da alevlendirmişti bildiğiniz gibi. Son günlerde ise tüm bu kötü eleştirileri belki de en çok hak eden filmiyle kendinden söz ettiriyor: Army of the Dead. Zombi alemlerine aksiyonu bol bir dalış yapan bu film, türün kendine has özellikleriyle oynamaya çalışırken anlatacak hiçbir şeyi olmayan bomboş bir hikaye çıkarıyor karşımıza. Ah ah, nerede o eski zombiler!

Men of Steel ile yerin dibine o kadar gömülmese de Batman v Superman ve 2017’deki -facia- Justice League ile yapım şirketlerinin kaynaklarını çarçur ettiği iddialarıyla topa tutulmuştu Zack Snyder. Ya da bir diğer deyişle, Zack “Yüksek Kontrastlı, Uzatılmış Müzik Videosu” Snyder. (Bizim koyduğumuz bir isim değil bu maalesef, büyük bütçeli yapımlar hakkında gözü dönmeden eleştiri yazabilmeyi hâlâ becerebilen birkaç platform yönetmene böyle seslenmekte.)

Snyder’in böylesi bir eleştiri radarına girmeden önceki son yapımı ise 2004’te çektiği Dawn of The Dead remake’iydi.

1960’lar sonunda hem Vietnam Savaşı’na hem de tutucu toplum ve geleneksel Hollywood sinemasına karşı durma amacıyla bir akım ortaya çıkmıştı. Çiçek çocukların da karşı konulamaz gücünü arkasına alan genç jenerasyon yönetmenler; Easy Rider, Apocalypse Now, Serpico, Taxi Driver ve daha niceleri gibi sistem karşıtı filmlere imza atmaya başlamıştı. Zamanın Fransız eleştirmenlerinin “Yeni Hollywood” olarak adlandırdıkları bu dönemin -başyapıt- örneklerinden biri ise George A. Romero imzalı, 1968 yapımı ikonik Night of the Living Dead’di. Yaşadığımız toplumun bir zombi ordusu gibi, düşünmeden itaat eden ‘yaşayan ölüler’den oluştuğu metaforuyla asla kapanmayacak bir kapı açan film, 1978’deki devam filmi Dawn of The Dead -ve sonrasında 2005’e kadar gelmeye devam eden diğer devam filmleriyle birlikte- bu fikri sürdürmüştü.

İşte bahsettiğimiz remake ile bu efsanevi saga’nın ikinci filmine -bazı eleştirmenlere göre- bir video oyunu perspektifiyle sığ bir bakış atan Snyder, (Justice League’deki Superman’in öldükten sonra yeniden gelmesini saymazsak) Army of the Dead ile filmografisindeki ikinci ‘yaşayan ölüler’ yapımına imza attı. Fakat Romero’nun türü ortaya koyarken oluşturduğu perspektifler bir yana; maalesef türüne bile karar verememiş gibi görünen ve ‘Netflix vasatı’ denilen eşiğin dahi altında diyebileceğimiz bir yapım Army of the Dead.

Yazının devamı bolca zombi ve spoiler içermekte!

Arabalarında mutlu mesut balayına doğru giden bir çift, karşı yönden gelen 51. bölge menşeili dört kamyonluk bir askeri konvoy ile çarpışıyor ve akıl almaz olaylar zinciri de böylelikle başlıyor. Henüz daha ilk sahnedeyken mantık hatalarından bahsetmeye başlarsak işin içinden çıkamayacağımızın farkındayız, evet; fakat konvoydaki askerlerin bile ne olduğunu bilmediği bu ‘süper gizli’ kargoyu konvoyun en önünde korumasız bir şekilde, tıngır mıngır götürmeleri insanı isyan ettirecek kadar saçma. Bu ‘kargo’nun kaza ardından kamyon kasasından çıkabilmesi ise tüm filmin fitilini ateşleyen olay oluyor: Zeus isimli bir ‘et yiyen’, tüm askeri ekibi kendisi gibi bir zombiye dönüştürüyor.

Hayatta kalan son iki askerin kaçmaya çalıştıkları sırada Zeus tarafından öldürülmesi ise filmin ‘iyi’ ve ‘eğlenceli’ olarak akılda kalabilecek ender yerlerinden biri; çünkü aynı zamanda filmin görüntü yönetmenliğini ve kamera operatörlüğünü de yapmış olan Snyder, An American Werewolf In London’daki Jack ve David’in Yorkshire’daki sahneleri ile aynı kamera açıları ve diyalogları kullanmış.

Bu arada bu, filmin tek referansı da değil; çizgi roman uyarlamalarıyla kariyerini şekillendirmiş bir yönetmen olduğundan olsa gerek, atıfta bulunduğu ya da motif olarak kullanmak istediği birkaç diğer elementi de Army of the Dead’e oldukça iyi entegre etmiş diyebiliriz Snyder için.

Filmin -Snyder’dan alışık olduğumuz gibi yine- inovatif jenerik bölümü olası aksiyon dozuyla alakalı oldukça umut verici görünüyordu aslında. Zeus ve dönüştürmüş olduğu askerlerin jeneriğin hemen öncesinde gözüne kestirdiği Las Vegas’ta kıyametler kopuyor gerçek anlamda. ‘Günah şehri’yle özdeşleşmiş şarkılardan Viva Las Vegas eşliğinde zombi Elvis’in üzerine Eyfel Kulesi düşerken, bir yandan da film boyunca bizimle olacağını anladığımız karakterlerin günlük yaşamlarını temsil eden fotoğraflarını ellerinde tutarak seyirciyle tanışmalarını izliyoruz. Aslında gerçekten de eğlenceli bir müzik videosu izliyormuş hissediyoruz kendimizi, jenerik önümüzde akarken. Hikaye de jenerikle birlikte bitebilirmiş… Film boyunca küçük ve bir zombi filmine göre oldukça sıkıcı detaylar ile boğulan izleyicilerin ‘‘keşke karakterlerin günlük hayatlarına şahit olduğumuz kesitler bu fotoğraflardan ibaret olsaydı’’ demiş olması da pek muhtemel.

Amerikan eğlence kültürünün yapı taşlarından biri haline gelen gösteri dövüşlerinden de hatırladığımız, o jenerasyondan oyunculuğa geçen -ya da geçmeye çalışan diyelim- Dave Bautista’nın canlandırdığı Scott Ward ve ekibi filmin merkezinde. Bu ekibin küçük çaplı bir savaşla Vegas’in içine tıktığı zombi ordusu için Amerikan hükümetinin çözümü ise -hiç de sürpriz olmayacak bir şekilde- şehri yok edecek bir nükleer bomba atmak. Hem de 4 Temmuz’da…

Bu ‘son derece Amerikan’ karar South Park yaratıcılarının müthiş taşlaması Team America: World Police’i akıllara getirebilir hemen:

Hükümetin nükleer bomba fırlatarak şehri (ve yeni sakinleri, yani zombileri) yok etme planıyla birlikte senaryonun temeline aldığı hikaye de ilerlemeye başlıyor.

Las Vegas malum, kumarhaneleriyle var olan bir şehir. Şehirde ‘yaşayan’ kimse kalmamış olabilir ama o kasalar hâlâ tomar tomar paralarla dolu… Hem de ne paralar… İşte o kumarhanelerden birinin sahibi olan Bly Tanaka Scott’a gelip, şehir imha edilmeden önce kasadaki paralarını kurtarmasını istiyor. Jenerikte zaten zombilere karşı büyük işler başardığını görmüştük Scott’ın. E tabii kumarhane sahipleri de görmüş… Büyük paralar öneriliyor hemen Scott’a. Vegas’taki nihai kumar da böylece başlamış oluyor; karantinaya alınmış olan sayısız zombinin hüküm sürdüğü şehre dalıp en acayip planlardan birine imza atmak için ekibini toplamaya koyuluyor Scott.

Fakat bu heyecan verici, hatta tür için yenilikçi bile sayılabilecek konuyu hayret verici derecede sığ ve mantıksızlarla dolu bir şekilde işlemesi, izlemesi oldukça zor bir yapıma dönüştürüyor Army of the Dead’i. Maalesef bunu ekibin toplanmaya başladığı andan, filmin başından itibaren hissetmeye sürükleniyoruz.

Kumarhanenin sahibinin neden kendilerine kasanın şifresini vermediği sorgulamayan bu ekip konteynırlarla çevrili alanda Valentine isimli zombi kaplan ile karşılaşıyorlar. Valentine bizce filmin nadir eğlenceli fikirlerinden biri fakat Snyder elindeki iyi fikirleri düzgün kullanamadığından, bu kaplan da tıpkı diğer zombiler gibi tedirgin etmekten ve korkutmaktan oldukça uzak: asla ölümcül bir tehdit gibi hissettirmiyor. En azından olması gerektiği kadar… Zombi ordusu ile alakalı ortaya atılan fikirler oldukça eğlenceli vaatlere sahip, fakat yine Valentine’da olduğu gibi işlenişleri çok yavan. Bir zombi at da var evet, fakat hiç kana susamış gibi görünmüyor. Zombiler ise bu sefer Dawn of the Dead’deki gibi yalnızca hızlı da değil; zekiler ve organize olabiliyorlar, komut alıp uygulayabiliyorlar. Fakat ekip için ne kadar tetikte kalmaları gereken bir tehlike arz ediyor bu durumlar? Hiç. Zack Snyder yalnızca dönüşme risklerinin yeterli bir tehdit olacağını düşünmüş belli ki bu senaryoyu yazarken, fakat seyirci için asla öyle işlemiyor bu formül.

Hali hazırda hiçbir şekilde bir yakınlık hissedemediğimiz karakterlerin ölüm-kalım mücadelelerini daha az umursayamayacağımız bir noktadayken, bir de zombilerin diken üstünde hissettirememesi filmi çıkmaza sürükleyen en büyük etken. Scott ve kızı Kate ile arasındaki içi oldukça boş olan çatışma ise Snyder’ın tahmin ettiğinden çok çok daha az etki ediyor seyirciye. Parayı aldıktan sonra Scott’ın “seyyar restoranında tofu ile mi yoksa ıstakoz ile mi yemek yapılmalı” gibisinden, yazının başlarında bahsettiğimiz sıkıcı ikilemleri parayı alabilmeleri konusundaki -zaten pek olmayan- heyecanı daha da söndürmekte.

Bu heyecansızlıkla daraldıktan sonra -sonunda- gidebildikleri kasanın kapısındaki güvenlik bariyerini aşabilmeleri için dışarıdan zombi toplayarak denek olarak kullanmaları en azından gore doygunluğu anlamında birazcık kıpırdatıyor seyirciyi. Efsanevi Saw serisinin zayıf halkalarından olan beşinci filmde, Hoffman’ın Ajan Strahm’u tuzağa düşürdüğü sahneden hatırlıyoruz bu gördüklerimizi biraz: Duvarların kapanıp arada kalan bedenin yok olmasını başka bir versiyon ile izlediğimiz bir sekans bu. Bu sırada, kumarhanenin alt katlarında açık olan televizyonda gördükleri haber yine filmin hayret verici donuk ve sıkıcı anlarına götürüyor izleyeni. Sebebi hatırlanmayacak kadar değersiz olan bir karar ile normalde ertesi gün atılacak olan nükleer bombanın soygun gününe ve hatta haberi izledikleri anın 1 saat sonrasına alındığını öğreniyorlar. Belki Snyder’ın fikrine göre bu değişikliğin seyircide yaratabileceği olası panik, Carpenter’ın Escape from New York’undaki gibi bir zaman aksiyonu katacaktı hikayeye; fakat tahmin ettiğiniz gibi, asla öyle olmadı.

Bu kadar alakasız bir haberi kabul edebilenleri ise daha acayip bir süreç bekliyor: Sözde heyecan dozunu zaman kullanımı ile artırmak adına alınmış bu boş karar kimsenin hareketlerine bir acele katmıyor. Scott eski sevgilisi ile yine donuk bir şekilde konuşmaya devam ediyor, planlar ve eylemler tahmin edebileceğimizden çok daha yavaş bir şekilde ilerliyor. Anlayacağınız, bombaya 1 saatlik bir sürenin kalmış olması kimsenin umurunda bile değil.

Bu süreçte filmin -sözde- komedi yükünü çeken Dieter bir şekilde kasanın kilidini açabiliyor. Zaten kendisi kasayı açmak için ekibe dahil olmuştu; zorlu kasaları açmasıyla bilinen eğlenceli bir nerd Dieter. Bu kasanın şifresini niye bize vermediler demiyor, az önce de bahsettiğimiz gibi. Onun yerine önünde kasanın yapım planı var. Gerçek bir mühendislik ürünü… Ama nedense çok da uğraşması gerekmiyor kasayı açmak için. Öyle deneye deneye açıveriyor. Tam da bu noktada çalmaya başlayan Götterdämmerung isimli Richard Wagner eseri bir ‘zafer’ soundtrack’i olarak filmde kendine yer bulmuş gibi duyuluyor olsa da, aslında bir opera için yazılan bir ‘cenaze marşı’ imiş. Bahsettiğimiz parlak referanslardan biri de bu soundtrack ile alakalı zaten; cenaze marşı olmasından dolayı ekibin malum sonuna bir flashforward görevi gören eserin ismi, Almancada Ragnarok demekmiş; İskandinav mitolojisine göre ‘dünyanın sonu’ anlamına geliyor bu.

Soundtrack demişken ayrı bir parantez açmak da mümkün: Meksika kökenli YouTuber ile tanıştığımız sahnede çalan şarkı, yine Meksikalı yönetmen Iñárritu’nun unutulmaz başyapıtı Amores Perros’undan hatırladığımız Si Señor. Aksiyon sahnelerinin arasında duyduğumuz ‘asansör müziği’ Do You Really Want To Hurt Me de bir Romero motifi. Bu küçük hatırlatmaların haricinde ise The End, Bad Moon Rising gibi The Doors ve Creedence Clearwater Revival’ın artık birer klasik sayılan parçalarını yetersiz cover’larla filme taşımaları ucuz bir numaradan öteye gidemiyor. Daha da kötüsü, The Cranberries’in Zombie’sine de soundtrack’te yer vermiş olmaları… Bunun iyi bir fikir olduğuna kim ikna etti acaba ekibi?

Filmin yorucu ve amaçsız olaylar silsilesi içerisinde kumarhane sahibi Tanaka’nın aslında parayı umursamadığını, asıl amacının Kraliçe Zombi’nin beynini almak olduğunu da öğreniveriyoruz. Aslında önemli bir twist ama arada kaynayıveriyor. Diğer yandan, giriş sahnesindeki -belki ilk seferde fark edilmesi zor olan- süper hızlı ışık hüzmeleri ya da robot zombiler gibi ‘gizem’ler, hatta ‘bebek zombi’ bile şaşırtmıyor izleyenleri; yalnızca filmin kalabalıklığına birkaç karmaşa daha ekleyen elementler olarak akılda kalıyor. (Ayrıca hamile zombi mi olurmuş yahu?!)

Zaten dediğimiz gibi, seyirci-karakter ilişkisinin zayıflığından dolayı karakterlerin amaçları doğrultusunda yaptıkları pek ilgilendiremiyor bizi. Kate’in tüm film boyunca mantıkla hiçbir şekilde bağdaşmayan kararlarıyla Geeta’nın peşinden koşması ve bunun sonucunda babasının ve neredeyse tüm ekibin ölümüne yol açması da tıpkı bu şekilde işliyor: kimsenin umurunda olacak kadar önemli değil hiçbir olay artık.

Yan karakterler hızla yok olurken, Scott’ın uzun dakikalar süren değişim sürecini bitiren Kate’in kurşunu filmin belki de en rahatlatıcı anını yaratıyor. Fakat artık -sonunda- bittiğini düşünüyorsanız maalesef Zack Snyder nokta koymayı reddediyor.

Vanderohe isimli, klişelerin klişesi ‘ölüm makinesi’ karakterimiz, nükleer bombanın yaydığı tüm o radyasyona ve üzerine yıkılan onlarca katlı kumarhane ve otele rağmen, elinde para çantalarıyla kasadan yeryüzüne çıkıyor. (Gerçi kasa için mühendislik harikası demiştik, belli ki kaliteli malzemeden yapılmış.) Kendisine özel bir jet tutup gezegenin en kalabalık şehirlerinden Mexico City’nin yolunu tutan Vanderohe, potansiyel korkunçluktaki devam filmi için ipucunu veren ısırıktan dolayı kendini kötü hissetmeye başlıyor. Hem de hosteslerle şampanya içerek kurtuluşunu kutladığı sırada. Ne üzücü değil mi? Maalesef değil. Bir kez daha seyirci ve izleyici empatisinin eksikliğinden bahsetmemize gerek yok herhalde.

Burada ne alaka olduğunu anlamadığımız bir şekilde Joseph Campbell’dan “Hayatın hazinelerini ancak cehenneme düşerken yeniden kazanırız. Tökezlediğin yer, hazinenin bulunduğu yerdir” alıntısını yapıyor Vanderohe. İzlediğimiz ve okuduğumuz hemen her hikayenin belirli ve tıpatıp aynı döngülere sahip olduğunu savunan Campbell, bu döngüye The Hero’s Journey ismini veriyor. Türkçe yayınlarda Kahramanın Sonsuz Yolculuğu olarak isim bulan bu döngü; kahramanın rahat ve güvende olduğu evindeyken içine atıldığı/düştüğü macerası boyunca belirli zorluklardan geçerken değişimlere ve gelişimlere uğradığını, macera sonunda eve döndüğünde ise artık yeni bir benliğe kavuştuğunu öneriyor. (bkz: Frodo, ve daha nicesi…)

Fakat Army of the Dead bu döngünün tam olarak hangi adımını hangi kriterleri karşılayarak sağlıyor, cevap vermek gerçekten oldukça zor. Ne alaka dememizin sebebi de bu zaten.

Vanderohe’nin ısırığı fark etmesiyle 148 dakika sonunda kapanış jeneriğine geçebilmiş olan Army of the Dead; ne Romero’nun bahsettiğimiz saga’sı gibi bazı mevzuları dert edinebilmiş, ne de Campbell’ın bahsettiği döngüden detaylar barındırabilmiş bir yapım… Sularında yüzmeye çalıştığı türlere sunacak hiçbir şeyi olmayan bu film, ‘çerezlik’ olarak adlandırabileceğimiz Netflix yapımlarından bile uzak bir yerde tutulmak zorunda olan bir ‘zombi-soygun’ denemesi. Bu filme bile övgüler sıralayabilen Snyder hayranlarına karşı birkaç argüman elde edebilmek için izlenebilir. Yani gerçekten bu argümanlara ihtiyacınız olduğunu düşünüyorsanız tabii.

editörün seçtikleri