Üç-iki-bir sahne: Kadınlar setlerde neler yaşıyor, Susma Bitsin anlatıyor
yazar: Ilgaz Gökırmaklı

Me Too hareketiyle birlikte sinema ve televizyon alemi şöyle bir silkelendi ve sektördeki kadınlara yönelik tüm tacizleri, istismarları ve eşitsizlikleri dünya aleme duyurarak yepyeni bir mücadele başlattı. Hollywood içinden çıkan bu hareket zamanla okyanusları aştı, Fransa gibi ülkelere de ulaştı. 2020’de Adèle Haenel’in Cesar ödüllerinde Roman Polanski’nin ödül alması üzerine salonu terk etmesini unutmayalım. Pek çok kadın sinemacıyla birlikte… Türkiye’de de Susma Bitsin platformu, sinema, televizyon ve tiyatro alanında çalışan kadınlarla beraber, büyük bir dayanışmayla sektördeki cinsiyetçiliğe, eşitsizliğe ve tacize karşı mücadele ediyor.

Susma Bitsin hiyerarşik bir sistemin olmadığı, kadınlar ve LGBTİ+lar için televizyon, sinema ve tiyatro sektörünü eşit, özgür ve daha iyi hale getirmeyi hedefleyen bir oluşum. “Tacize, mobbinge ve saldırıya maruz kalan herkesin yanındayız. Setlerimizde, sahnelerimizde, stüdyolarımızda kadına, LGBTİ+ bireylere karşı her türlü şiddet sona erene kadar susmayacağız” diyerek yola çıkan ve gönüllük bağının esas olduğu oluşumun tüm üyeleri, kadınlar ve LGBTİ+lar için sektörü iyileştirmenin mücadelesini veriyor.

Susma Bitsin’in gönüllülerinden İlay Arıkan ve Nazlı İnan’dan sinema, televizyon ve tiyatro sektöründe çalışan kadınların sorunlarını, erkeklerin kendi egemenlik alanları olarak gördükleri setlerdeki kadın mücadelesini ve Susma Bitsin’i dinledik. Sohbet sırasında fark ettik ki, birbirimizi dinlerken tanıdık gelen yaşanmışlıklarla başımızı sallıyoruz, “yalnız değilsin, değiliz” diyen gözlerle birbirimizi onaylıyoruz ve mücadelenin verdiği umudu paylaşıyoruz. “Setler erkeklerin egemenlik alanı değil. Biz kadınlar bu alanda da varız, var oldukça da güçleneceğiz” diyen ikiliye bırakıyoruz sözü.

*Not: Bu söyleşi cinsel saldırı, şiddet ve tecavüzden hayatta kalanlar için tetikleyici olabilir.

Susma Bitsin’i bir de sizden dinlemek isteriz. Neler yapıyor Susma Bitsin? Sizin yollarınız nasıl kesişti?

İlay Arıkan: 25 yaşındayım, yaklaşık dört yıldır kurgu biriminde çalışıyorum. Yaşadığım cinsel saldırı sürecinde şikayetçi olsam mı, olmasam mı eşiğindeydim. Türkiye’de yaşıyoruz ve toplumun bakış açısı nedeniyle aileden, arkadaşlardan, çevreden gelecek tepkileri düşünmeden edemiyorsunuz. Tereddütlü bir noktadaydım yani.  Psikoloğum ilk olarak sendikaya yönlendirmişti. Sinema TV Sendikası da, “Seni çok iyi anlayacak bir topluluk var” diyerek, Susma Bitsin’e yönlendirdiler. Hatta adliyede beklediğim sırada Elit (İşçan) aradı. Onunla konuştuktan sonra kendime güvenimin geldiğini hissettim. Aile, arkadaşlar, yakın çevre bir noktaya kadar destek oluyor ama aynı şeyleri yaşamış bir kadınla bunları paylaşmak, güven duygusunu da beraberinde getiriyor. O konuşmadan sonra, kendimde mücadele edecek gücü bulup süreci başlatmıştım. Susma Bitsin ile yollarımız böyle kesişti, şimdi de sık sık görüşmeye devam ediyoruz.

Nazlı İnan: Tiyatro oyuncusuyum. Daha önce çocuk oyuncu koçluğu da yaptım. Şu an aktif olarak bir şey yapamıyorum, malum pandemi koşulları nedeniyle tiyatrolar kapandı. Geçen seneki 8 Mart toplantısı Susma Bitsin’in son fiziksel toplanmasıydı. Ben de toplantıya katılır, oradan da eyleme giderim diye düşünüp buluşmaya gitmiştim. Çok rahat ve güvende hissettiğim bir ortamdı. Hatta hiç beklemediğim bir anda, kendimi içimi dökerken buldum. Benim yolum da böyle kesişti Susma Bitsin ile.

Susma Bitsin’in arkasında nasıl bir organizasyon, işleyiş bulunuyor? Biraz bahseder misiniz?

İlay: Susma Bitsin’de herhangi bir hiyerarşik düzen yok. Gönüllük esaslı toplanıyor ve bir araya geliyoruz. Hepimiz, istediğimiz her şeyi yapabiliyoruz diyebilirim.

Nazlı: Aslında işin güzel tarafı da bu. Bizden daha önce bu oluşumu kurmuş kadınlar var, onlara sonradan katılanlar ve katılacak olanlar da var. Örneğin, ben bu söyleşiyi duyunca hevesle katılmak istedim. İlay ile daha önce birlikte katıldığımız toplantılar olmuştu ancak fiziksel olarak hiç bir araya gelmemiştik. Söyleşiye katılmaya karar verdikten sonra, “Bizden daha eski biri olsa mı?” diye düşündük hatta. Susma Bitsin’de bizden daha uzun zamandır yer alan Gizem’e bunu söylediğimizde, “Hepimizin görünürlüğü önemli. Herkes istediği şekilde görev alabilir, sizin söyleyecekleriniz de çok değerli” dedi. Yani Susma Bitsin’de herhangi bir kural dayatması ya da hiyerarşik yapılanma yok. Eşitlik esaslı, kadınlar ve LGBTİ+’lar için uğraşan bir platform. Hepimizin ortak amacı sektörü hepimiz için daha iyi hale getirmek. Ayrıca platformun tüm işleyiş süreçlerinde gizlilik esas alınıyor, ki bu da çok önemli. Bir toplantıda konuşulan konu diğer toplantıda istenmediği müddetçe konuşulmuyor. Konuşulan her şey sadece toplantıda kalıyor, dışarıya bilgiler paylaşılmıyor. Bu da güvene dayalı bir ilişkinin kurulmasına vesile oluyor.

”Tüm bunlar setlerde kadın sayısının çoğalmasıyla değişecek ve güzelleşecektir. Kadınların sayısı çoğaldıkça daha rahat çalışacağız, çünkü bileceğiz ki yaşadıklarımızı anlayanlar var.”

Susma Bitsin sinema ve dizi sektöründe kadına yönelik şiddet, taciz ve istismar vakaları ile mücadele için müthiş bir dayanışma sergiliyor. Dayanışmanın varlığı, bazı şeyleri dillendirebilmek adına da güç veriyor elbette. Bu sektörün peki görünmeyen tarafında, kamera arkasında neler yaşanıyor? Sektörde çalışan kadınların en öncelikli sorunları neler?

İlay: Ben kurgu alanında çalışıyorum. Setlerde çalışma koşulları zaten çok zorlayıcı ama özellikle bizim çalışma saatlerimiz uzayabiliyor. Set bir gün izin verse de o sırada yapımcı ya da yönetmen revizyonlarla gelebildiği için kurguda sürekli bir çalışma halindeyiz, gece-gündüz çalışıyoruz diyebilirim.

Kadınlara yönelik ayrımcılık daha iş görüşmesinde başlıyor zaten. “Biz gece geç saatlere kadar çalışıyoruz, kalabilecek misin?”, “Günde iki saat uyuyoruz, dayanabilecek misin?”, Kadınsın senin özel günlerin var, emin misin?” gibi sorularla karşı karşıya kalıyoruz. Yani aslında diyorlar ki, “Bu sektör erkeklerin. Sen erkekler kadar güçlü değilsin, çıtkırıldımsın. Kadınsın sen.” Fark ediyorsun ki o görüşme boyunca kendi becerilerinden ve yeteneklerinden çok “güçlü” olduğunu kanıtlamaya çalışıyorsun. En büyük zorluk da bu.

Nazlı: Evet, bu süreçte çok fazla reddedilen kadın var. “Biz ‘sert’ bir semtte çalışacağız, sen gelme başımıza ‘bela’ olursun”,  “O kamera çok ağır, sen taşıyamazsın”, “Hamilesin sen gelme” gibi şeyler duyuyoruz. Kadınların kimlikleri ve bedenleri üzerinden bir öteleme var. Sanki setler erkeklerin egemenlik alanıymış da onlar lütfedince dahil olabiliyormuşuz gibi bir tavırla karşı karşıyayız. Koşullar iyiyse, örneğin Antalya’da beş yıldızlı bir otelde çekim yapılacaksa “E hadi sen de gel,” denilebiliyor. Aslında erkek erkeğe daha iyi çalışacaklarını düşünüyorlar. “Yanımızda kadınlar olunca küfürlü konuşamayız, aklımız karışır, ortalığı bozarlar, skandallar olur” gibi düşünceleri var. Tabii bu kameranın arkası, işin bir de görünen kısmı ve sorunları var.

İşin bir diğer yönü de ekran önündeki kısıtlamalar. Zaten rollerin çeşitliliği yok denecek kadar az. Ya güzel-saf kızsınız ya kötü kadın. Ya annesiniz, ya da sevimli kız kardeş. Kadınlar bu konuda da çok fazla kısıtlanıyor ve kalıplara sıkıştırılıyor. Setlerde yaşanan fiziksel ve psikolojik tacizler de var elbette. Biliyoruz ki setlerde birçok kadının kapısına dayanıp taciz eden erkekler, “Bu iş için yeterli değilsin” tarzında mobbingler var. Yaşınız biraz küçükse “bizim kız” oluyorsunuz, size sarkıntılık eden erkeklerle uğraşıyorsunuz. Tabii tüm bunlar setlerde kadın sayısının çoğalmasıyla değişecek ve güzelleşecektir. Kadınların sayısı çoğaldıkça daha rahat çalışacağız, çünkü bileceğiz ki yaşadıklarımızı anlayanlar var. Sayıca erkek çoğunluğunun olduğu bir ortamda çalışınca bazı şeyleri kanıksayabiliyor ya da fark edemeyebiliyoruz. “Kaç adam var burada?” diyor mesela, ama düşününce sen bir kadın olarak oradasın. “Kaç kişiyiz?” demeye bile tenezzül etmiyor. İnsan yerine koyulmadığını fark ediyorsun, yıllardır beni çok rahatsız eden bir şey bu.

”Ben de bu sektörün bir çalışanıyım, vazgeçmeye de hiç niyetimiz yok. Burası erkeklerin egemenlik alanı değil.”

Setlerde çalışma koşullarının zor olduğunu biliyoruz. Cinsiyet ayrımcılığına bağlı olarak kadınlara yönelik istismar da bunlara ekleniyor. Setlerde erkek egemenliğine dayalı hiyerarşi ne şekillerde kendini gösteriyor?

İlay: Yaklaşık dört yıldır sektördeyim ve şu ana kadar hiçbir kadınla çalışma şansı bulamadım. Altı-yedi erkeğin arasında tek başımayım. Bir taraftan kendini korumaya, bir yandan da düzgün bir şekilde işini yapmaya çalışıyorsun. Aslında bu yönüyle bakınca tehlikeli olduğunu bile söyleyebiliriz ama neden vazgeçen ben olayım? Ben de bu sektörün bir çalışanıyım, vazgeçmeye de hiç niyetimiz yok. Burası erkeklerin egemenlik alanı değil.

Nazlı: Evet, kadınların sayısı artıkça bu sektörün her alanı değişecek. Kadın mücadelesi bunu ilmek ilmek işliyor. Mansplaining de karşılaştığımız en büyük sorunlardan biri, zaten hayatın her alanında karşımıza çıkıyor. Mesela ben kendi tiyatro ekibimi kurdum. Hem oyunculuk hem yönetmenlik yapıyorum. Oyun için bir sahne tuttuk. Sahnenin sahibi erkek mansplaining yapmaktan ölecek diyebilirim. Prova esnasında “Ya bana gösterin oyunu, ben bilirim bu işleri” diye geliyor. O sinemacı, biz tiyatroyuz. Arada işleyiş, sanat, anlayış gibi büyük bir farklılık var. Ama hiç umurunda değil. Yaptığım işi benden daha iyi bildiğini ve benim ona onaylatmam gerektiğini düşünüyor. Yani prova yapılan bir odaya kapıyı dahi çalmadan girmeler, “Sen ne seksi olmuşsun bugün” gibi laflar söyleme cüreti… Erkek kendini kadından daha üst bir yere konumlandırdıysa sonuna kadar şansını deniyor. Ya ezmek için ya flört için ya da üstünlük sağlamak için ne koşulda olursa olsun bunun için uğraşıyor.

İlay: Kurguda da bir stüdyo tutuluyor, bir kurgu odası var. Dediğim gibi çalışma saatleri çok uzun, bazen uykusuzluğa dayanamayıp orada kıvrılıp uyuyabiliyorsun. Sen stüdyoda kaldığın, odada bir erkek varken uyuyabildiğin için “rahat” kadınsın, her şeye açıksın, sana istediklerini yapabilirler. Sen uykusuzluktan ölüp şurada iki saat uyuyayım diye düşünürken, onların aklından böyle şeyler geçiyor.

Bu söylemler ve davranışlar ister istemez bir otosansür mekanizmasını da devreye sokuyor…

Nazlı: Evet, otosansür uygulayan çok fazla kadın var. Sete makyaj yapmadan, istediği gibi giyinmeden giden çok fazla kadın var. Bir laf gelmesin, bir sonraki işimde sorun çıkmasın diye düşünüyor hep. Aslına bakarsak kendini nasıl iyi hissediyorsan, daha özgüvenli hissediyorsan öyle gitmelisin. Orası senin iş yerin. Orada barışçıl, güvenli bir ortamda çalışmak senin en temel hakkın.

”Psikolojik şiddet dediğimiz alan çok gri. Özellikle mobbing dediğimiz zaman…”

Kadınlar dayanışıyor ve güçleniyor. Bu da sektörde değişimin başlaması için bir adım kabul edilebilir mi, siz nasıl değerlendiriyorsunuz?

İlay: Değişim başlıyor ve bunun en büyük nedeni kadınların konuşmaya başlaması. Bazen söz konusu bir başkası olunca daha korkusuz oluyor, her türlü desteği veriyoruz ama okun ucu bize döndüğünde işler o kadar kolay olmayabiliyor. Susmamalıyız, işte o zaman eninde sonunda bu düzenin değişeceğine inanıyorum. Çünkü günümüzde erkeklerin en çok korktukları şeyin ifşalanmak olduğunu görüyorum. İfşalandıklarını, yaptıklarının gün yüzüne çıktıklarını gördüklerinde de sizi ve çevrenizi mercek altına alıp bu kez de psikolojik şiddete dönüştürüyorlar.

Nazlı: Psikolojik şiddet dediğimiz alan çok gri. Özellikle mobbing dediğimiz zaman… Ben mesela bir mobbing mağduruyum ve kapalı ifşa yaptım. Açılıp açılmama konusunda da net bir kararım yok şu an. Ama benim için Susma Bitsin de yer alan kadınların bu olayı yaşadığım kişileri bilmesi ve onlarla çalışırken iki kere düşünmesi, zarar görmemesi önemliydi. Aslında ifşa yaparken kamuya açmak zorunda değilsiniz. Kapalı ifşa da yapabiliyorsunuz, hatta ifşa yapmak zorunda da değilsiniz. Hâlâ yaşadıklarını anlatamamış bir sürü kadın var. Ama bir araya gelince o güçten destek alıp kendini de daha güçlü hissettiğin an zaten bir şeyleri başarmış oluyorsun.

Taciz ve şiddet ifşalarının ardından yönetmen, senarist, oyuncu kısaca tüm sektör çalışanlarının bir araya gelip ses çıkarttıklarını kimi zaman bildiriler yayınladıklarını görüyoruz. Bu adımlar sektör için değişimlerin başlangıcı şeklinde değerlendirilebilir mi?

Nazlı: Mor Yapımcılar’ın setlere gönderilen “Taciz nedir?” temalı metinler de sektörde bir şekilde çığır açtı diyebiliriz. Çünkü erkekler yaptıkları birçok şeyin taciz olduğunu düşünmüyor. Birine sosyal medyadan onu arzuladığına dair bir mesaj atmanın taciz olduğunu daha yeni anladılar mesela. Birinin işini yapmasını engellemenin mobbing olduğunun, “canım, güzelim, kızım” gibi sizin kullanılmasını istemediğiniz ve onay vermediğiniz hitapların mobbing/taciz olabildiğini, cinsel birleşme olmadan dokunmanın, bedeni zapt etmeye çalışmanın cinsel saldırı olduğunu daha yeni yeni anlıyorlar. Kadınlar da bunlara maruz kaldıklarında ses çıkarabileceklerine dair bir sürü örnekler gördüler. Davalar kazanıyor, kaybediliyor, bazen çok uzun sürüyor. Ama bu mücadele çok önemli. Örneğim, Elit İşçan’ın yaptığı şey birçok kadın için yüreklendiriciydi. Susma Bitsin’in temelleri de o davayla ilerledi. Hukuken alınan sonuçlardan bağımsız şekilde bir ifşaya kalkışmak, korkamamak, konuşmak, kendine yapılmış bir şeye “hayır” demek birçok kadını uyandırdı. Hepimiz konuşabileceğimizi fark ettik.

Amerika’da “Me too” hareketiyle bir dalga başladı ama Türkiye’de bazı şeyler çok daha zor. Bazı şeylerin temel bir insani hak olduğunu bile çok sonradan öğreniyoruz. O nedenle tüm bunlar çok değerli adımlar. Sektör değişiyor mu sorusuna gelecek olursak; belki yavaş yavaş ve küçük kazanımlarla ama evet. Bilinçli bir kuşak geliyor arkamızdan, Z kuşağı yönetmen ya da kurgucu olarak sete çıktığında neyin ne olduğunu bilecek, daha bilinçli olacak.

”Mor Yapımcılar’ın setlere gönderilen “Taciz nedir?” temalı metinler de sektörde bir şekilde çığır açtı diyebiliriz. Çünkü erkekler yaptıkları birçok şeyin taciz olduğunu düşünmüyor.”

Sinema, TV, tiyatro dünyasından pek çok kadın yaşadıkları taciz ve şiddeti açıkladı, açıklamaya devam ediyor, birlikte mücadele ediyor. Sektörde bunun nasıl bir karşılığı var? İsmi şiddet veya tacize karışmış bir erkeğe hukuki yaptırımların (uygulanıyorsa tabii) yanı sıra sektörde ne gibi yaptırımlar uygulanıyor ya da uygulanıyor mu?

İlay: Görünür olanların beyanı daha esas alındığını söyleyebiliriz, böyle bir durum var maalesef. Set arkasında ise olayın üstünü kapatma eğilimini görüyoruz. Yapım şirketleri “Bu ikinizin arasında” bir mesele yorumu yapılıp aradan çekiliyor, sorumluluk aldıklarını hiç görmedim. Genellikle de davanın karara varmasını bekliyorlar. Ancak ülkemizde dava süreleri uzayabiliyor öyle olunca da yapım şirketleri de unutulmasını sağlıyor, üstünü kapatıyor.

Nazlı: Belki çok tatmin edici sonuçlar alınmıyor ama bu durum karşısında net bir duruş sergileyenler de var tabii. Mor Yapımcılar ya da Yapımcılar Birliği’nden, “Biz bu isimle çalışmayı reddediyoruz” açıklamaları geliyor. Aslında daha popüler isimlerin söylemlerine yer veriliyor ancak birçok insan da bu olaylar karşısında sessiz kalmıyor, bu isimlerle çalışmayacaklarını söyleyerek, önemli bir duruş sergiliyor. “Yollarımızı ayırdık” açıklamaları geliyor, reklam anlaşmaları feshediliyor. Bu da çok önemli bir kazanım. Yapımcılarda da üç maymunu oynama durumu olabiliyor. Bilerek isim vermek istemiyorum, dava süreci devam edenler var, sürece zarar vermemek için. Ama hepsinin ismi aklımıza kazılı, unutmuyoruz. Genele bakacak olursak da bir yaptırım uygulandığını düşünmüyorum.

“Sıra bana gelecek diye uykuları kaçıyor. Kaçsın.”

İfşa etmek, başından geçenleri anlatmak, aktarmak yeterince zorken Türkiye’de kadınların bir de kendilerini “inandırması” bekleniyor. “Neden şimdi anlatıyorsunuz, neden hepiniz aynı anda anlattınız?” gibi sorular gelebiliyor. Kısacası bir grup hiçbir zaman “ikna” olmuyor. Bu noktada taciz, şiddetin ifşa edilmesi, paylaşılması, kınanması ve görünür hale gelmesi neden önemli, nasıl etkileri olabiliyor?

İlay: Kesinlikle cesaretlendirici bir şey ama bir o kadar da yıpratıcı. Bu süreçte en çok kendimize inandırmaya çalışma çabası yoruyor. Zaten yaşadığın şeyin ağırlığı, açılıp açılmama şüphelerin yoruculuğu varken bir de bunu defalarca anlatıp ikna etmek inanılmaz yorucu. Gidebileceğin bütün kapılara gidip, “Vallahi uğradım ya. Artık inanın bana,” noktasına geliyorsun. Bir taraftan yaşadıkların nedeniyle tedavi görüp ayağa kalkmaya çalışıyorsun, bir taraftan da inandırmak için sürekli aynı şeyleri tekrar tekrar anlatıp başa dönüyorsun. Süreç boyunca failin yaptıkları değil, senin neden böyle bir şeye maruz kaldığın sorgulanıyor. Karşıdaki erkeğin ilk tepkisi ise “şaka yaptım” oluyor. Bunlar şaka değil, kadınlar sizin o “şakalarınıza” gülmüyor artık.

Nazlı: Taciz ve şiddet çoğunlukla kapıları kapılar ardında, şahitsiz yerlerde gerçekleşiyor. İfşa edilince sanki kadınlar, erkeklerin kariyerlerini hedef almış, iftira atıyor gibi bir savunmaya geçiyorlar. “Kesin sevgililerdi, bir şeye kızdı intikam alıyor” düşüncesi geliyor ilk olarak akıllara. Sanki kariyerinden vurulacak sadece erkeklermiş gibi… Kadınlar yaşadıklarını, o donuk odalarda anlatmak ve bir de karşıdakini inandırmak zorunda kalıyor.  İfşaladığınız zaman yakın çevrenizden de tepki görebiliyorsunuz. “Abartıyorsun, boş ver konuşma”, “Seni silerler, kariyerini bitirirsin” diyenler olabiliyor. Zaten en başa dönecek olursak, böyle bir olayı yaşadıktan sonra kabul etme süreci de çok uzun sürüyor.

Ben Susma Bitsin toplantısında yaşadıklarımı açıkladığım zaman olayın üstünden bir yıl geçmişti. Şu an iki sene geçmesine rağmen hâlâ travmalarımı atlatmış değilim ve kamuya da konuşmadım. Belki beş yıl sonra konuştuğumda  “Niye o zaman konuşmadın?” diyecekler. Çünkü o kadar kolay değil. Yüzleşmek hiç kolay kolay değil. Zaten unutmak istiyorsunuz, aklınıza hiç gelmesin istiyorsunuz başlarda. Açıldığınızda zaman da ikna mücadelesi ve “sen niye böyle yaptın/yapmadın” sorgulamaları başlıyor.

”İfşa edilince sanki kadınlar, erkeklerin kariyerlerini hedef almış, iftira atıyor gibi bir savunmaya geçiyorlar. “Kesin sevgililerdi, bir şeye kızdı intikam alıyor” düşüncesi geliyor ilk olarak akıllara. Sanki kariyerinden vurulacak sadece erkeklermiş gibi…”

Ama işin güzel yönüne bakalım. Ne yaşadıysan yaşa, ne karar aldıysan al senin yanında olduğunu söyleyen kadınlar var. Tamamen koşulsuz şartsız inanan, kimi seninle benzer şeyler yaşamış kadınlarla buluşunca, konuşunca, “yalnız değilim” diyorsun. Gerçekten kadın kadının yurdu. Hiç tanımadığın, yan yana gelmediğin insanlarla bu kız kardeşlik duygusunu besliyorsun. Ona inanıp davalarına gidiyorsun, sosyal medyadan sesini duyuruyorsun. Bir kadının beyanda bulunurken ne kadar çok şeyi düşünüp yol aldığını çok iyi biliyorum. Çevresini ne diyecek, annesi babası üzülecek mi, bir daha iş bulabilecek mi diye düşünüp adım atıyor. Bu kolay bir şey değil. Hele “biri beni taciz etti” demek öyle sanıldığı kadar kolay bir şey değil. Kabul etmesi bile çok çok zor. O yüzden kadınlar açıldığında bu adımın ne kadar güçlü olduğunu anlamamız lazım. İlay’ın, Elit’in, setteki o kostüm asistanı arkadaşımızın yaptığı şey çok güçlü. İnsanlar size sürekli “yapma”, “ bu sektör böyle”, “bak daha neler göreceksin” diyor. Hatta “seni beğenmiş de yapmış” diye saçmalayanlar bile oluyor. Bu kadar saçmalık içinde akıl sağlığınızı koruyup ben bunları yaşadım. Adalet sistemi üzerinden hesabını soracağım, hakkımı arayacağım ve en önemlisi başka kadınlar da bunu yaşamasın diye hepsine tek tek anlatacağım diyorsunuz. Çünkü aksi halde geceleri rahat uyuyamıyorum. Bundan daha cesur bir adım olabilir mi?

İlay: Uyumayla ilgili ben de bir şey ekleyeyim. Ben olaydan sonra yaklaşık 30 saat uyuyamamıştım, anca bir-iki saat dalıyor sonra yeniden uyanıyordum. Katıldığım ilk Susma Bitsin toplantısında açıldıktan sonra o gece 18 saat aralıksız uyumuşum. Çünkü kadınların hepsi seni dinliyor, hiçbiri yargılamıyor, koşulsuz şekilde yanında olduğunu hissettiriyor. Birçoğu da benzer şeyler yaşamış. Onların orada olduğunu bilmek, pamuklarla sarılıp da korunmuşsun gibi hissettiriyor. Fiziksel olarak yan yana gelmediğin, küçük karelerde gördüğün kadınlarla acıların, umutların, mücadelenin ortak olduğunu görüyorsun. Aynı zamanda birbirimizden bir şeyler öğreniyoruz. Kullandığımız dil ve kavramlar da çok önemli. Örneğin ben yaşadığım şeyi taciz zannederken sonradan öğrendim ki cinsel saldırıymış. Ben bir kadın olarak bunu bilmiyordum.

”Amerika’da “Me too” hareketiyle bir dalga başladı ama Türkiye’de bazı şeyler çok daha zor. Bazı şeylerin temel bir insani hak olduğunu bile çok sonradan öğreniyoruz. O nedenle tüm bunlar çok değerli adımlar.”

Özellikle pandemi dönemimde kadınlar ve LGBTİ+ hareketleri başta olmak üzere toplumsal muhalefetin sosyal medyaya kaydığınızı görüyoruz. Susma Bitsin olarak sosyal medyayı aktif olarak kullanıyorsunuz. Kadınlar hareketinde dijital aktivizmin ve sosyal medya paylaşımlarının önemi hakkında neler düşünüyorsunuz?

İlay: Sosyal medyanın katkısı gerçekten çok büyük. Görünürlük açısından çok önemli bir desteği var. Orası gündemin takip edildiği, ne olup bittiğini öğrenebildiğimiz bir haber kaynağı. Belki hiç görmeyeceğimiz, bilmeyeceğimiz bir olayı öğrenip haberdar olabiliyoruz. Ya da başına gelenleri anlatan bir kadından sonra, benzer olayları yaşadığını anlatanlar da oluyor. İfşaların yayılmasında da sosyal medyanın güçlü bir rolü var. Bir kadın başına gelenleri anlattıktan sonra, aynı kişiyle benzer geçmişi olan kadınlar da bu ifşadan güç alarak, kendi deneyimini açıklayabiliyor. Bu kadınların sayısı artıkça ve ifşaların görünür olmasıyla da korkuları büyüyor. Sıra bana ne zaman gelecek diye de uykuları kaçıyor.

(Aynı anda hepimiz): Kaçsın, hiç de uyumayabilirler.

Nazlı: Zamanın haber kaynağı sosyal medya. Susma Bitsin de bu amaçla kullanıyor. Kadınlar da birbirlerinden güç alıyor. Sizinle aynı sektörde olmayan insanlar da duyuyor. Genel olarak çok sevdiğimiz yönetme ya da, oyuncuları görünce “Vay be bu da mı?” diyoruz, hayal kırıklığı yaşıyoruz. Bazılarımızın eşi dostu, arkadaşı çıkıyor olayın failleri. Örneğin, ben artık bir erkeğe hayranım demeye korkuyorum, bir süre sonra ifşası çıkabiliyor (gülüyor). Kadınların filmlerini takip etmeye, okumaya devam.

”Ne yaşadıysan yaşa, ne karar aldıysan al senin yanında olduğunu söyleyen kadınlar var.”

Kadınlar ve LGBTİ+lar söz konusu olduğunda medyanın haberi sunma şekli, mağdur suçlayıcı ifadeleri ve eril dilin yansımalarını görüyoruz maalesef. Şiddetin, ayrımcılığın ve tacizlerin duyurulması ve takip edilmesi konusunda medyanın da haberleri sunma şekli de önemli bir başka konu. Bu bağlamda medyanın haberleri sunma ve ulaştırma şekli, kaynakları hakkında neler söyleyebilirsiniz? Varsa, sorunlu yönleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Nazlı: Tabii, magazinsel ya da daha star isimlerin haberleri daha çok gündeme geliyor. Bunun dışında çok çok yerde devam eden bizim duymadığımız olaylar oluyor. Ana akım medya ve magazin dediğimiz Instagram hesapları olayları farklı ve ataerkil bakış açısıyla anlatabiliyorlar. Örneğin bir kadın bir ifşada bulununca, hemen onun başka bir erkekle görüntülerini paylaşarak olayı aktarıyorlar. “Kadın da böyleymiş, o da çok rahat bir kadınmış. Hak etmiştir, tahrik etmiştir” algını yaratan ve hizmet eden bir dil var. Yıllardır mücadele ettiğimiz dili değiştirme mücadelesi bu nedenle önemli. Erkekler “Ne var onu öyle desem, ne olacak? Abartmayın” derler. Öyle değil işte, dil her şeyi değiştiriyor. Bilim adamı yerine bilim insanı demenin, yönetmen deyince akla erkek geldiği için kadın yapımcı, kadın yönetmen diye vurgulamanın sebebi de bu ana akım medya. Olayları daha fazla tıklanacak şekilde istedikleri gibi aktarıyorlar.

İlay: Bir trafik kazasından bahsederken bile ikisi kadın, beşi kadın diyorlar. Bu bile ayrımın en basit örneği. İstemsizce onu o kadar yerleştirilmiş ki bize. Ana akımın en büyük problemi “kadının beyanı esastır” demenin ne demek olduğunu bilmemeleri. Onlar “kadının beyanı esastır. Erkekler konuşamayacak, mağdur olacak” gibi bir şekilde yansıtıyor ve böyle bir algı yaratılıyor.

Set ve sahadaki koşulların yanı sıra izlediğimiz senaryolar da bir o kadar sorunlu ve sıklıkla eleştiriliyor. Sorunlu hikayeler, söylemler şiddeti ve tacizi meşrulaştırabiliyor, mağdur suçlama öne çıkabiliyor. Bu konuda sektöre nasıl bir eleştiri getirebilirsiniz, senaryolarda toplumsal cinsiyet eşitliğini ortadan kaldırmak için gerekli adımlar atılıyor mu?

İlay: Biraz biraz adımlar atıldığını görüyoruz. Gerçi bazı kadın senaristlerin elinden çıkan işleri de görüyoruz, Sen Anlat Karadeniz dizisi çok tartışılmıştı. Daha geriye gidecek olursak Yeşilçam’da “Tecavüzcü” Coşkun’un, Banu Alkan’a tecavüz etmesiyle tüm Türkiye’de katarsis yaşatılan bir dönem var. Senaryolarda da değişim başlıyor, sayıları az da olsa değişen diziler var. Ama tabii ki izleyicinin alışkanlığını değiştirmek de zor, çok uzun yıllar alacak. Şu an bir fitil ateşleniyor ama ne zaman büyüyecek bilemiyoruz. Gelecek nesillerde durum daha farklı olacaktır.

Nazlı: Bir yandan dahiyane fikirleri, senaryoları olan senaristler de var onları da unutmamak lazım. Tabii bu işlerin hayata geçebileceği yapımların, kanal ve platformların da olması gerekiyor. İlay’ın dediği şey çok doğru, Yeşilçam filmlerini yeniden izleyince kendimi saçlarımı yolarken buluyorum. Kullanılan dil, tacizler, kadının toplumdaki yeri, şaka anlayışları, homofobiklik, transfobiklik, her şey var. Bize hep nostaljik yönüyle hatırlatılan, o mutlu günlerin Yeşilçam’ı aslında şu anki dile zemin hazırlayan pek çok şeye kaynaklık etmiş. O günlerden gelen kalıplaşmış roller var. Şimdinin ekranlarına bakalım, kadın ve erkek tiplerinin sınırları belli. Biraz şanslıysanız (!) LGBTİ+ karakterler görebiliyorsunuz ama muhakkak üstü kapalı ve libidosu alınmış şekilde karşımıza çıkıyorlar. En son iki insan küvette sadece karşılıklı oturuyor diye sansürlenip ceza alan dizi oldu. Öte yandan dayağı, söylemi, tacizi meşrulaştırdıklarını görüyoruz, kadını hanım hanımcılık denilen bir rolle kısıtlıyorlar. Tiyatro literatüründe de bu durum böyle. Çok kısıtlı bir roller var. Yurtdışındaki işlerde kadınların çok farklı rollerde karşımıza çıktığında görüyoruz.

Dijital platformlar bu konuda yeni bir pencere açıyor, görece daha özgür bir alan yaratıyor diyebilir miyiz?

İlay: Dijitalde kadın temalı hikayelerin ön plana çıktığını görüyoruz bence. Örneğin televizyonda evlenmek zorunda bırakıldığı erkeğe sonradan açık olan kadınları ya da şiddeti izlerken dijitalde daha çeşitli hikayeler izleyebiliyoruz. Bu anlamda iyi bir seçenek olduğunu söyleyebiliriz.

Nazlı: Fırsat verilse bunu yapan ve yapacak insanlar da var. Özellikle sinemada muhteşem kadınlar var. Belki sayıları çok değil ama var. Gün geçtikçe de çoğalacak.

”Bize hep nostaljik yönüyle hatırlatılan, o mutlu günlerin Yeşilçam’ı aslında şu anki dile zemin hazırlayan pek çok şeye kaynaklık etmiş.”

Bu kampanyalar sonucunda geçmişte “güç sahibi ve hatta dokunulamaz” görülen birçok erkek, kendileri hakkındaki iddiaları kabul etmek, özür dilemek ve hatta ellerindeki görevleri bırakmak zorunda kaldı. Türkiye’de maalesef böyle olmadığını, bu zihniyet ve faillere yaptırım uygulanmadığını görüyoruz. Ancak kadınlar mücadele ediyor, dayanışıyor ve güçleniyor bunu da biliyoruz. Susma Bitsin olarak Türkiye’deki durum ve zaman içindeki gelişimi nasıl değerlendirirsiniz?

Nazlı: Türkiye’de kadınlar ve LGBTİ+ hareketi gelişiyor. Biz birilerinden gördük, bizden görecek nesiller de var. Yasaklar olsa da, bariyerler konulsa da engellenmeye çalışılsa da görünürlük kazanıyoruz. Türkiye’de ve dünyada kadın hareketinin bu kadar güçlü hale gelmesi size attığınız her adımda arkanızdaki kadınları, desteklendiğinizi gösteriyor. En basitinden mutlu oluyorsunuz, güçlü hissediyorsunuz. Yarın benim başıma bir sette bir şey gelirse ben diyebiliyorum ki bu kez geç kalmadan Susma Bitsin’e gider konuşurum. Hiç geç kalmam, çünkü biliyorum. Ya da bana bunu yapamazsınız deme cesaretini kendimde bulabiliyorum. Evet, her zaman her şey istediğimiz gibi gitmeyebiliyor, kazanımlar yavaş yavaş elde edilebiliyor ama önemli olan mücadeleye devam ediyor olmak. Birinin elinden tutabilmek, birinin de senin elinden tutabileceğini izin vermek. Çünkü bu desteği görmek çok güçlü hissettiriyor. Dilerim hiçbir kadının kirpiği yere düşmez, hiçbir LGBTİ+’nin ayağına taş değmez. Ama olursa da biz buradayız, mücadele devam ediyor. Bazen meydanlardayız, bazen toplantılardalar, bazen bir telefonun ucundayız ama hep oradayız, yan yanayız. Bazı erkeklerin uykuları kaçmaya devam etsin, çünkü kadınlar sadece yan yana gelip kahve içerken anlattıkları şeyleri anlatsa bile yer yerinden oynar. O günlerin de çok yakın olduğunu umuyorum.

İlay: Güzel bir gelecek düşlüyoruz elbette. Bize dayatılan erkek şiddetini, tacizi, tecavüzü, homofobiyi kabul etmiyoruz. Başarılarımızla, hikayelerimizle konuşulmak istiyoruz. Bir şeyler yapıyoruz, bizden sonrakiler de yapacak. Kadınlar elini taşın altına koymaktan çekinmiyor. Sonuçta biliyoruz ki kadın, gerçekten kadının yurdu. Susma Bitsin de öyle. Ben platformdan kimseyle fiziksel olarak bir araya gelmedim, ama her biri için benim ailem diyebiliyorum. Çünkü biliyorum ki ne zaman ihtiyaç duysam orada olacaklar, ben de aynı şekilde elimden geldiğince yanlarında olmaya çalışacağım.

Kadınların dayanışmayla güçlendiğine inanıyoruz. Size, platforma nasıl destek olabiliriz?

İlay: Konuştuğumuz gibi görünürlük çok önemli. Sosyal medya paylaşımları üzerinden destek olarak, bir kadına yalnız hissettirmemek çok değerli.

Nazlı: Evet, ayrıca bu şekilde söz hakkı verilmesi hazırlanan içerikler de görünürlük açısından kıymetli katkılar. İnsanlar izledikçe, okudukça farkındalıklar da artıyor.