Yazar: İrem Türkmen
13 Nisan 2021
Viktoryen dönemde yükselen ”doğaüstü” bir kadın dayanışması: The Nevers dizisinin oyuncularıyla röportaj

Reklamcılar arasında bir şaka vardır, önlerine konulan her üç şapkadan birer kelime çekip kendi içinde tutarlı bir fikir üretirler. HBO’nun en yeni yapımlarından olan The Nevers‘ın (böyle oyunun bir ürünüyse) kesinlikle kazanan fikir olduğu aşikar. Şapkadan çıkan “Viktoryen dönem”, “kadın dayanışması”, “doğaüstü” gibi kavramları harmanlayıp akıcı bir hikaye haline getirebilmiş bir dizi var çünkü karşımızda. En küçük ve alakasız gibi duran detay bile birkaç bölüm içerisinde kendini gerekçelendiriyor, hem de hikayeye gani gani derinlik katarak.

The Nevers’ın yaratıcısı Joss Whedon’ın adını Buffy the Vampire Slayer’dan, Angel’dan ve Justice League’den, hatta daha yakın tarihte bu yapımların setlerinde oyunculara duygusal şiddet iddialarından duymuştuk. İlk birkaç bölümün yönetmenliğini yaptıktan sonra COVID-19 döneminde kendine duygusal olarak çok yüklendiğini, biraz ara vermek istediğini söyleyerek ayrılıyor diziden Whedon, ya tesadüf ya ironi, tam da iddiaların yayılmaya başladığı dönemde.

The Nevers, 19. yüzyılın ikinci yarısında doğaüstü bir olayın toplumun bir kısmını nasıl etkilediğini, onların hayatını ve toplumun onları ötekileştiren kısmıyla mücadelesini anlatıyor. Bu olaydan etkilenen kısım, yani The Touched, çoğunlukla kadınlardan oluşuyor. Bu ekip toplumdan gizli saklı değil, bilakis onların tam ortasında yaşıyor ve aktif olarak onların önyargılarıyla, güçlerini suistimal etmek isteyenlerle, varlıklarına tehditlerle mücadele ediyor. Tanıdık geldiyse ve çıkaramıyorsanız birkaç ipucu daha olsun, bu “touched” diye anılan kişiler bir yetimhanede bir arada yaşıyor, yetimhaneye maddi destek sağlayan tekerlekli sandalyede biri var, bir de aralarında onlara sırtını dönen birkaç kara koyun mevcut. X-Men’in feminist ve vintage hali kulağa çekici geliyorsa, toplum tarafından ötekileştirmeye, dayanışmaya ve “mutant da olsa insan insandır” felsefesine gönül vermeye hazırsanız The Nevers, 12 Nisan itibariyle beIN Connect’te yerini aldı bile.

Burası spoiler’sız bir bölge, yine de diziye tamamen beklentisiz girmek isteyenler için birtakım mayınlar olabilir, temkinli ilerlemekte fayda var.

Dizinin iki ana karakteri, Amalia True (Laura Donnelly) ve Penance Adair (Ann Skelly) bu yetimhanenin yöneticileri gibi. Lucy Best (Elizabeth Berrington), Desiree Blodgett (Ella Smith) ve Mary Brighton (Eleanor Tomlinson), yetimhanenin sakinleri ve bir nevi ablaları. Maladie (Amy Manson), kendini touched’lardan ayıran, kendi hedefleri uğruna önüne geleni yıkan, Bellatrix Lestrange’i özleyenlerin yüreğine bir nebze su serpecek bir serseri mayın. Touched’ların mücadelesine taş koyan Lord Massen (Pip Torrens), yetimhaneyi kim bilir hangi motivasyonla fonlayan Lavinia Bidlow (Olivia Williams), belalı olduğu kadar delikanlı dedektif Frank Mundi (Ben Chapman) ise yan karakterler. Cevapsız sorularımızı yanıtlamaları için, zaten evde değillerse nerede olabilirler ki diyerek, bir akşamüzeri hepsine bir-iki saatliğine bir güzel dadandık.

The Nevers dram, bilim kurgu, fantastik gibi birçok türün birleşimi. Alt metinde tartışılan birçok sosyal konu var. Rolünüz için nasıl çalışmalar yaptınız?

Olivia Williams: Benim için hepsini anlamak mümkün değildi. Kendi karakterimi tanımak ve sahneleri öğrenmek, dizinin kompleks yapısını daha parlak zihinlere bırakmak en doğrusu oldu.

Pip Torrens: Her zaman yaptığımız gibi dönemin sosyal yapısını araştırmak gerekti. Tabii ki öğrendiklerinin çoğunu anında unutuyorsun ama karakterini üzerinden şekillendirebileceğin belli başlı prensipler aklına yerleşiyor. Benim karakterim için tamamen kişiseldi, onun kişiliğiyle ilgiliydi. Bildiğin her şeyin bir iskeletiyle çalışman gerekiyor, benim karakterim tarihin hangi tarafında, tarihin ne kadarına sadık kalıyoruz gibi.

Elizabeth Berrington: Viktoryen dönemi işçi sınıfının kadınlarıyla ilgili yeni şeyler öğrenmeye devam ediyoruz. Sette yetimhaneler ve akıl hastanelerinin fotoğrafları dönüyordu dekor çalışmaları için, bazıları öyle dehşet vericiydi ki sanki korku filminden çıkmış gibiydi. Ama o dönemin işçi sınıfının gördüğü davranışın günümüze olan etkisini anlamak için çok da eski bir geçmiş değil. Senaryo öyle iyi yazılmıştı ki çok da ödev yapmamıza gerek kalmadı.

The Nevers’ta sizi çeken şey neydi: Dönem projesi olması mı, yoksa fantastik bir dünyada geçmesi mi?

Laura Donnelly: İlk düşüncem karmaşık karakterlerin ne kadar iyi resmedildiği ve senaryonun ne kadar güzel yazıldığıydı. İlk taslaklarda bolca dram, aksiyon, duygusal anlar ve komedi iç içeydi. Beni keşfetmek için heyecanlandıran çok fazla şey vardı. Aynı zamanda günümüzle olan paraleller bir senaryoda istediğim tüm kutuları işaretliyordu.

Ann Skelly: Ben ilk okuduğumda nefessiz kaldığımı hatırlıyorum çünkü ilk bölümde çok fazla şey oluyordu, o kadar görseldi ki bir yandan diziyi hayal edebiliyordum. Ama aslını gördüğümde her şey çok çok daha fazlasıydı, bunun olabileceğini tahmin etmemiştim. Detaylara çok dikkat edilmiş, o yüzden insanların tekrar tekrar izlediğinde keşfedeceklerini çok merak ediyorum. Dizi öyle yoğun ki, ne kadarını anlasan bir o kadarını anlayamıyorsun. Aynı zamanda mizah anlayışı, bilim kurgu, tarihsel dönem, serüvenler ve trajedi arasındaki denge de çok ilgi uyandırıcı.

Pip Torrens: Katılıyorum. Bir başka projeyi bitirmek üzereydim, senaryoya baktım ve “Evet, kesinlikle” diye düşündüm. Olağanüstüydü, basmakalıp bir hikaye gibi başlıyor ve anında o kalıbı paramparça ediyordu. Başka bir şeylerin döndüğünü hemen fark ediyorsunuz. Geleneksel görünen bir öykünün böylesine yaratıcılıkla tersyüz edildiğini görmek oldukça ilgi uyandırıcı.

Olivia Williams: Arkanı yaslanıp, mısırını patlatıp izleyebileceğin bir dizi değil. Sık sık geriye dönmek, odaklanmak ve düşünmek zorundasın. Amalia True’nun yetenekleri mesela, henüz ne olduğunu çözebilmiş değiliz. Benim kostümümle ilgili bir tartışma da eteğimin uzunluğuydu çünkü benim karakterim bir tekerlekli sandalyede. Onun hikayesini anlatabilmek için bacaklarımın ne kadarını göstermek uygun olurdu, battaniyenin altında ne olduğunu göstermeli miyiz, buna karar vermeliydik.

Ella Smith: Eski zamanlara çok modern bir gözle bakıyoruz, bilim kurgu öğeleri Viktoryen dönemle birleşiyor. Bu öğelerin birbirleriyle ilişkileri, birbirlerini nasıl açığa kardıklarını görmek çok ilgi çekici. Bunları aynı platformda işlediğimizde anlattığımız hikayedeki insanlık hali daha da ortaya çıkarıyor.

Pip Torrens: Hiç böyle bir şey, hatta buna uzaktan yakından benzeyen bir şey yapmamıştım ben. Viktoryen dönemde geçen birkaç projem olmuştu ama böylesi hiç olmadı. Hiç başımızdan gitmemiş ve gitmeyecek ciddi, evrensel problemleri doğaüstü şekillerde ele alıyor dizi.

Elizabeth Berrington: Evet, günümüzde hâlâ geçerli olan temalar. Kadınların bir araya gelmesi, her birinin iç dünyasındaki endişeleri görmek, şu an oldukları yere gelmeleri, her birinin yoluna çıkan sorunların üstünden gelmeye çalışmasına tanık olmak diyebilirim.

Pip Torrens: Bu dönemde endüstriyel devrimle ve savaş teknolojisinin gelişmesiyle birlikte doğaüstüne olan ilgi de zirve yapmış. Milyonlarca insan savaşlardan dönmedi ve aileleri nerede olabileceklerine dair cevaplar aramaya başladı. Bu ihtimalleri keşfederken bir yandan da o döneme sadık kalabilmek ilgi uyandırıcı.

Elizabeth Berrington: O dönem kadınların bilime olan ilgisiyle ilgili birçok bilgiyi yeni yeni ediniyoruz, Marie Curie gibi mesela. Edebiyatçı bir aileden gelen bir kadının ilk bilgisayarı icat etmiş olabileceğini yeni öğrendik (Ada Lovelace, Lord Byron’ın kızı). Penance’ın icatlarını görmenin getirdiği inanılmaz bir neşe var, eğer genç bir kadın onu izliyor ve bir mucit olabileceğine dair heyecanlanıyorsa ne mutlu. Çoğu dönem yapımında farklı ırklardan karakterleri doktor, kadınları bilim insanı olarak görmüyoruz. Televizyonda böyle bir dinamiği izlemek çok önemli. Hayal kırıklığına uğrayanlar mutlaka olacaktır, kadınları sevmiyorlarsa tabii.

Bugünkü toplumumuz ve The Nevers arasında ne gibi paralellikler var sizce peki?

Elizabeth Berrington: Bence kız kardeşlik, topluluk, birlik beraberlikle doğruları talep etmek. Bu olağanüstü yıl bize bunu öğretti, öğretmediyse de öğretmeli. Her yerde, televizyonlarda, internette bir kurgu değil, doğruyu görmeyi talep etmeliyiz. Bu karakterler de evrensel bir doğruyu arıyor.

Ella Smith: Olağanüstü bir durum da bu kadınların alışılmadık bir şekilde davranması ve bunun terbiyesizlik olarak addedilmesi. Günümüzde de birçok sorunun semptomu bu davranış. Bazen bir hatayı ifşa etmek ve kendi başarından gurur duymak bir karalamayla karşılanıyor, sizi aynı şekilde düşünmeye manipüle ediyorlar. Dizinin bunu ele alma biçimi oldukça ilham verici.

Amy Manson: Benim için dışarıda kötü güçler ülkeni yönetiyorken var olmaya çabalamak sanırım. İktidarda olmaması gereken birini kovmak için örgütlenmek.

Eleanor Tomlinson: Benzerlikler var tabii ama aynı zamanda fantastik elementler barındırması bir gerçeklikten bir kaçamak sağlıyor.

Ben Chapman: Toplumun bir alt sınıf ya da öteki gibi gördükleri, gelir dağılımı, bunlar tam olarak Viktoryen dönemdeki gibi işlemiyor ama hala yok olmuş değiller. Hatta şimdi o döneme göre daha beter, değil mi?

O dönemdeki anlayışsızlık, şu anki toplumumuz için ne ifade ediyor peki?

Ben Chapman: İlk çağlara dönersek, DNA’mız bizim gibi olmayanlardan korkmaya programlı. Irkçılık ve çoğu şiddet vakasının arkasında bu var. Bir yere kadar kontrol edemeyiz, belki içgüdünü aşamazsın ama birini tanıdığın anda iş değişiyor. Bu yüzden seyahat etmek çok önemli, bir isme bir yüz ve bir yüze bir kişilik koyabilirsen, artık o isim bir karanlık kutu olmaktan çıkıyor. Touched için de böyle, belki onları tanırsam bir anda göğe yükselmeleri beni ürkütmez.

Amy Manson: Evet, Maladie yüzünden adları kötüye çıktı. Biri önüne çıkmayagörsün, dünyayı başınıza yıkar. Ama Ben’in dediği gibi, bilinmeyenden korkmak çok doğal ve birbirini ve kendini keşfetmek o yüzden bir o kadar güzel.

Maladie için Touched’ların kara koyunu olmak, onlar tarafından aforoz edilmek ne ifade ediyor, Maladie olmak nasıl bir his, bize ondan biraz bahseder misiniz?

Amy Manson: Oldukça fiziksel bir rol. Akıl hastanelerindeki kadınlarla ve neden oraya götürüldükleriyle ilgili birçok kitap okudum. Viktorya döneminde birçok kadın partnerlerinin baskısıyla akıl hastanelerine yatırılmış, belki sebebi bu ya da Laudanum bağımlılığıydı. Maladie’yi anlayabilmek için en önemli yöntemim bu olmuştu. Bazen ağzına geleni söylüyor, bazense hareket etmeden önce durup gözlemliyor. Onun içindeki ritmi anlayabilmek, Maladie’yi anlamak için temeldi. Umarım ileride bunu daha sık işleyeceğiz, çünkü onun başına gelenler, gördüğü istismar onu olduğu yere getiren şey. Maladie’nin tek amacı ona bunu yapanları tek tek bulup yok etmek. Ben bizzat deneyimlemedim ama hayatında bu kadar acı yaşamış olmak buna yol açmış olmalı, tıpkı at gözlüğü takmış gibi istismarcılarını bulup yok etmek dışında hiçbir şey görmüyor ve önüne kim gelirse gelsin yok ediyor, o an kara koyun olmak umrunda değil. Umarım bunların altında bir anti-kahraman vardır.

Viktoryen dönemi ve güçlü kadınlar bir çelişki. Projenin size çekici gelmesinin bir sebebi miydi bu?

Elizabeth Berrington: Kadınların seçme ve seçilme hakkı mücadelesi diyeyim buna! Çelişki mi? Süfrajet hareketine ne dersin. Bu dönem kadınların özgürleşmesi, çalışma hayatına katılması, evden çıkmaları ve modern yaşama katılmaları açısından aydınlık bir dönemdi. Belki o yüzden çok da rastgele bir dönem seçimi değildir.

Ben Chapman: Çelişki demişken, aslında o dönem Kraliçe Victoria’dan alıyor adını. Doğum hakkıyla kraliçe olan biri ve anaerkil bir dönem bu ama onun tebaasındaki kadınların seçme ve seçilme hakkı yoktu. Çok ironik.

Ella Smith: Ayrıca hassas zamanlar hassas bir mücadele gerektirir. Etraflarında olan her şeyle birlikte mücadele etmeleri çok ilham verici.

Amy Manson: Şimdi Marie Curie, Mary Wollstonecraft gibi harika Viktoryen kadınların hikayelerinin anlatılmadığını, onların yeteneklerini tanıtan erkeklerin gölgesinde kaldıklarını anlıyoruz. Kadınların kaşif, mucit, yazar olduğu öyküler pek tercih edilmezdi. Isabella Bird mesela, kırsal Japonya’yı keşfe çıkmıştı. Hikayeleri ortada, sadece yeterince anlatılmıyorlar. Of, kaptırdım gittim!

Eleanor Tomlinson: O zamanlar kadınlar yok değildi, sesleri ellerinden alınmıştı. Kendilerini keşfetmeleri, birbirlerini bulmaları, arttıkça güçlenmelerini görebiliyoruz dizide.

Çelişki demişken, Maladie’nin tanrıyla olan tuhaf ilişkisi, kilise ve püritenler Touched’ların karşısında olması ve her şeye rağmen Tanrıya bağlı olan Penance’ı düşününce din dizide süregelen bir tema gibi görünüyor. Penance inancını ve Touched’lığını nasıl bağdaştırıyor?

Ann Skelly: Penance’la ilgili en önemli şeylerden biri tanrı korkusu olan, tam o dönemin İrlandalı kadınlarından biri olması, ama bir o kadar da kendi içinde de ahlak kuralları da var. İçgüdüleriyle hareket ediyor ve bence gücü de buradan geliyor. Bugün bile Katoliklerin kendi görüşleri ve inançları arasındaki dengeyi anlamak kolay değil ama sanırım kiliseden dışlanan ilk kişi de değildir Penance. Bence o hem kimliğine hem inancına sahip çıkacak kadar güçlü biri kendi içinde. Herkes aynı şekilde ele almayabilir ama onun yöntemi bu ve o hayatını böyle devam ettirmeyi seçiyor. O korkusunu değil, kalbini dinlemeyi seçiyor.

Laura ve Ann, siz de kendine has, çok güçlü karakterleri canlandırıyorsunuz. Karakterlerinizden kadınları güçlendirme/motive etme konusunda öğrendiğiniz dersler oldu mu?

Ann Skelly: Penance’tan öğrendiğim şey onun hassaslığı ve her şeye olumlu bir ışıkla yaklaşması. Gençken “Oyuncu acı çekmeli! Güzel şeyler karanlık yerlerden çıkar!” güzellemesi yapardım ama sanırım acı çektiğimiz zamanlarda düşünmeyi atladığımız şey dünyadaki neşe ve ışık, bu çok önemli bir bakış açısı oldu.

Laura Donnelly: Benim öğrendiğim kadınlar için birbirimizi desteklediğimizde çok daha iyi olduğumuz ve daha ileriye gittiğimiz. Bu bir yarışma olmak zorunda değil, fark ettim ki kadınlar toplum tarafından sürekli birbirine düşürülmeye alışmış. Dizide çok açık ki dostlukla kazanacaklarımız rekabetle kazanacaklarımızdan çok daha fazla.

Dizide ilk gördüğümüz karakterler Amalia ve Penance ve aralarındaki kimya. Bundan biraz bahseder misiniz, birlikte en sevdiğiniz sahneniz hangisi oldu?

Laura Donnelly: Zaten bir kimya okumasında tanıştık, bu iki karakterin uyuşması çok önemliydi. Bu baz alınarak seçmelere girdik. Ann odaya girdiği an aramızda bir bağ oluştu, tam o anda fark ettik ki ikimiz de İrlandalıyız. Londra’da yaşayan İrlandalı oyuncular olarak çok fazla ortak özelliğimiz vardı, provalar ve çekimler de bizi daha da yakınlaştırdı. Sanırım bunun sebebi bizim aramızdaki dinamiğin Amalia ve Penance arasındaki dinamiğe olan benzerliği. En sevdiğim sahneye gelirsek, sanırım ilk bölümün ilk sahnesi, Myrtle’ı görmeye gittiğimiz sahne.

Ann Skelly: Laura’nın dediği her şeye katılıyorum. Sete girdiğimizdeyse Laura’ya güvenebileceğimi, yönlendirme için onu takip edebileceğimi anladım. O tam çalışmayı sevdiğim oyuncu tipi, sanki bir düğmeyi çevirip bambaşka biri olmuyor sahneler arasında. Kendini dürüstçe ortaya koyuyor, bunu oyuncular için çok söylerler ama bence Laura için kesinlikle doğru. Ona çok güveniyorum. “Evet bu kadınla dünyanın sonuna giderim” diyebiliyorum, ama evet, dev bir Laura hayranıyım ve beni sevmesi için çok çabaladım ve ona çok hediye aldım (şakalaşıyor). Hatta sana aldığım gömleği giyiyorsun değil mi? En sevdiğim sahne ise kafamızın iyi olması, Laura çok komikti ve bir gece çekimiydi. Gece çekimlerini çok seviyorum, sanki orada olmamam gerekiyormuş ve çok cesurmuşum gibi hissediyorum.

The Nevers evreninden bir şey çalabilseydiniz, o dönemin kendisi, yeteneğiniz ya da bir icat mesela, bu ne olurdu?

Ella Smith: O kadar arkadaşım olsa çok iyi olurdu, özellikle pandemide. Her kolumun altına 12’şer tane sıkıştırıp getirebilirdim. Çok yalnız ve biçare mi geldim kulağa?

Eleanor Tomlinson: Evet bu cevabı geçemem sanırım.

Elizabeth Berrington: Tam olarak diziden değil ama sete girdiğinde gıda teknisyenleri ve prodüksiyon tasarımcıları dağlar kadar pastalar, jöleler, kurabiyelerle karşılar. Keyifli bir yemek ve eğlence hayali. Gerçek hayatta da böyle bir dekor olsa iyi olurdu.

Dublörle çok çalıştınız mı ve sizce sette yapmak durumunda kaldığınız en tuhaf şey neydi?

Laura Donnelly: Benim karakterim Amalia birçok akrobatik hareket yapmak zorunda, bu yüzden çekimden 6 hafta önce daha önce öğrenmediğim fiziksel beceriler için dersler almaya başladım. Sanırım en alışılmadık olan sualtında dövüşmeyi öğrenmek oldu, bir hafta boyunca Pinewood stüdyolarında bir su tankında dövüş sahnesi çektik. Daha önce hiç böyle bir şey yapmadığım için sıfırdan başlamak zorundaydık, dalış kostümü ve gözlüklerle başladık, sonra hepsini tek tek çıkarıp su altında rol yapmayı öğrendim. Benim için çok zor olan bir şeyi çok hızlı öğrenmek zorundaydım ama çok eğlenceliydi.

Ann Skelly: Yapmam gereken en zor şey Laura’yı seviyor gibi yapmaktı… Şaka şaka. Laura’nınki kadar ilgi çekici değil ama dekorlarla çok uğraştım. Çoğunu da kırmış bulundum, olması gerektiği şekilde de değil ne yazık ki. El göz koordinasyonum hiç iyi değil ve bir dekoru uzakta bir yere atar gibi yapıp, aslında avcumda tutup yere bırakmam gerekiyordu. Ne var ki tam kameranın üzerine attım, dekoru kırdım ve neredeyse kameramanı da götürüyordum. Böyle ufak tefek şeyler bu kadar tuhaf olmamalı ama benimleyken oluyor işte.

Ben Chapman: Ben hep sert görünmeye çalışırım, beni tek yumrukta yere yığabilecek birinin benim yerime geçip tüm o hareketleri yapması da çok havalı.

Amy Manson: Evet, aslında akrobatik hareketleri de yapmak istiyorum. Belki bir anda gücüm uçmak, kıtadan kıtaya atlamak olur.

Aksiyon sahnelerinde Viktoryen bir elbiseyle çekmek nasıldı?

Laura Donnelly: Aslında korseyle oynamak tahmin edeceğinden çok daha kolay. Duruşumla ilgili çok şey öğrendim, dövüş sahnelerinde yapması çok zor olan ve kesinlikle olması gereken bir şey dik durmak. İlk çalışmaya başladığımda eğitmenlerim nasıl göründüğümü bilmem için beni kameraya alırdı ve asla olması gerektiği gibi görünmezdim. Korse sayesinde her şey çok daha düzgün ve yerli yerinde oluyor haliyle. Ama etek tam bir kabus, uzun bir etekle yerden hızlıca zıplayarak kalkmak tam bir kabus.

Ann Skelly: Ben düz çizgide bile yürüyemiyorum, sen nasıl yapıyorsun bilmiyorum. Bir keresinde merdivenden çıkmam gerekti, sonunda bitap haldeydim. Ama en azından eteklerimin cepleri var.

 

editörün seçtikleri