Yazar: Gamze Akyol
4 Eylül 2022
White Noise gösterimli sakin açılıştan Cate Blanchett’ın mest eden performansına: 79. Venedik Film Festivali’nden gelen haberler

Her sene, bize yıl boyu konuşacağımız yapımları müjdeleyen Venedik Film Festivali bu sene 79. kez serdiği kırmızı halısıyla sinema dünyasını hareketlendirmeye başladı. Bu sene toplam 11 gün sürecek olan dünyanın en eski film festivali, açılışını ilk kez bir Netflix filmiyle, Noah Baumbach’ın White Noise’uyla yaptı. Ve bu açılış diğer senelere kıyasla daha “sakin” bulunurken film hakkındaki eleştiriler ise genel olarak umut verici diyelim… White Noise’un yanı sıra hiç şaşırmadığımız bir biçimde yine Cate Blanchett’in performansıyla herkesi mest ettiği Tár ve bir başka Luca Guadagnino-Timothee Chalamet ortaklığına şahit olacağımız Bones and All da beklenildiği gibi bolca alkışlanan yapımlar arasında. Aramızdaki kilometreleri yok sayarak Venedik’e ışınlanıyor, festivalden aldığımız haberleri sizinle paylaşıyoruz biz de.

Son iki senedir çoğu festival yarım kapasiteyle ya da çevrimiçi etkinliklerle sürdürülmeye, yeni düzene ayak uydurmaya çalışıyordu. Ve tabii ki Venedik Film Festivali de onlardan biriydi. Onun için bu seneki festivalin heyecan verici detaylarından biri tam kapasiteyle ve eski coşkusuyla sahalara geri dönmesi oldu diyebiliriz. Sala Grande sahnesi dolup taşan bir kalabalığa ev sahipliği yaparken kırmızı halı da beklenenden daha kalabalık şu sıralarda. 31 Ağustos çarşamba gecesi başlayan festivalin açılış filmi girişte de bahsettiğimiz gibi yıllar sonra Noah Baumbach, Adam Driver ve Greta Gerwig üçlüsünü bir araya getiren White Noise filmi.

Baumbach’ın başrolü Adam Driver ve Scarlett Johannson ikilisine emanet ettiği Marriage Story filmi de birkaç sene önce Venedik’te gösterilmiş ve altı dalda Oscar adaylığı almıştı. Ve bu adaylıklar Laura Dern’e yardımcı oyunculuk dalında Oscar kazandırmıştı. Baumbach bu defa “tehlike ve ölümü uzak tutmak için nasıl ritüeller ve stratejiler yarattığımız” ile ilgili olduğunu söylediği White Noise filmiyle festivalin açılışını yaptı ve yaklaşık bir buçuk dakika boyunca ayakta alkışlandı.

Evet, bu süre diğer açılış filmlerine kıyasla epey az; zaten bu yüzden de bu seneki açılış daha şık ama sakin olarak tanımlanıyor birçok yerde. Hitler üzerine çalışmalarını sürdüren profesör Jack Gladney ve ailesinin “havadan gelen zehirli gazlarla” ve günlük hayatın sıradan zorluklarıyla başa çıkmaya çalışmasını anlatıyor White Noise. Don DeLillo’nun aynı isimli romanından uyarlanan film, The Guardian’ın incelemesinde “bir felaket komedisi” olarak tanımlanıyor ve uyarlandığı dönem kitabının zenginliğini yansıttığı gibi günümüzün modern korkuları hakkında da ileri görüşlü olduğu düşünülüyor.

Açılış gecesinde Julianne Moore’un önderliğindeki jüri üyeleri de kırmızı halıda şöyle bir salınırken Ukrayna devlet başkanı Volodymyr Zelenskyy’in kısa bir videosu yayınlandı. Zelenskyy’nin yine dünya çapındaki tüm sinema topluluklarını desteğe çağırdığı bir başka videosu geçtiğimiz aylarda Cannes’da da yayınlanmıştı.

Festivalin bir başka yıldızı ise Todd Field’ın, dile kolay tam 16 yıl aradan sonra çektiği uzun metrajlısı Tár. Yaklaşık üç saat süren bu filmin başrollerinde başımızın tacı Cate Blanchett var. Blanchett’e Nina Hoss, Noemie Merlant ve Mark Strong gibi isimler eşlik ediyor. Field’ın geri dönüşünü kutladığımız bu filmle görünen o ki Blanchett’ın da üçüncü Oscar’ını kutlayacağız. Çünkü filmle ilgili duyduğumuz her bir eleştirinin ortak noktası Cate’in kariyerinin en nadide performanslarından birine imza attığı ve herkesi mest ettiği yönünde. Şaşırdık mı, elbette hayır. Cate bu filmde uluslararası arenada tanınan, üst düzey bir orkestra şefi olan Lydia Tár’a hayat veriyor. Sahip olduğu gücü kötüye kullanan, kibriyle nam salan Alman şefin hayatına ışık tutan kurgusal bir anlatı olan bu filmin ilk incelemeleri, açılış temposunu yavaşça yükselttiği ve uzun süresini hissettirmediği yönünde. Genel olarak yüksek skorlarla karşılanan ve yaklaşık altı dakika boyunca ayakta alkışlanan Tár’a dadanmak için sabırsızlanıyoruz biz de.

Gelelim bir başka heyecan kaynağımız olan Bones and All’a. Timothée Chalamet’nin yan yana bir fotoğraflarını, “bu adam benim hayatımı değiştirdi” şeklindeki bir notla paylaştığı Luca Guadagnino da belli ki Chalamet’ye karşı boş değil. Önce Call Me By Your Name ile alkışları toplayan ikili şimdi de yanlarına bu defa Taylor Russel’ı alarak, Camille DeAngeles’in kitabından uyarlama olan Bones and All ile karşımızdalar. Chalamet’nin yine kırmızı halıyı tüm o ışıltılı enerjisi ve sırt dekolteli kırmızı kıyafetiyle aydınlattığı Bones and All, festivalde 10 dakikaya yakın bir süre ayakta alkışlanarak Tár’ı geri bıraktı.

Film, 1980’lerde geçiyor ve ABD’nin batısında yolları beklenmedik şekilde kesişen Maren ve Lee’nin hikayesini anlatıyor. Ha unutmadan ekleyelim, bu iki karakter de yamyam. (Ve hayır, filmin Armie Hammer’la bir ilgisi yok tabii ki.) Hayatı boyunca bu azınlık gruba dahil olması sebebiyle kendini yaşadığı topluma entegre edemeyen Maren, kendi “komün”ünden biri olan Lee ile beraber kendini yollara vurup gerçek benliğini bulma çabasına giriyor. Chalamet filmle ilgili konuşurken şimdilerde genç olmanın devamlı bir yargılanmaya maruz kalmak demek olduğunu söyleyerek “Reddit, Twitter, Instagram gibi sosyal mecralara giremeyen ve nereye uyduklarını bulamayan, içsel bir ikilemle boğuşan bu karakterleri canlandırmak beni rahatlattı. Bu bir yargılama olarak algılanmasın, eğer biri kendini böyle bulabiliyorsa ne âlâ… Günümüzde yaşıyor olmak çok zor bence. Toplumsal bir çöküş söz konusu, havada sanki öyle bir koku var. İddialı konuşmak istemem ama bu filmleri bu kadar önemli yapan da sanatçılara olup bitenlere bir ışık tutmalarını sağlıyor oluşu” diye de ekliyor.

Film hakkındaki incelemeleri şöyle bir karıştırdığımızda Guadagnino’nun yine kayda değer bir iş ortaya koyduğunu görebiliyoruz. Ama Variety’nin “sıkıcı bir gevezelik” şeklindeki eleştirisi gibi birkaç olumsuz eleştiri de gözümüzden kaçmadı tabii.

Ana yarışmanın gözdelerinden olan bu üç iddialı yapımın haricinde Costa Gavras’ın adımlarını takip eden yönetmen oğlu Romain Gavras’ın son filmi Athena, Georgia Oakley’in Blue Jean’i ve Alejandro G. Iñárritu’nun son filmi Bardo da festivalde şu ana kadar öne çıkan diğer yapımlar. Ufukta ise Darren Aronofsky’nin The Whale’i, Andrew Dominik’in Marilyn Monroe portesi Blonde, Florian Ziller’ın tiyatrodan sinemaya uyarlamaya devam ettiği üçlemesinin ikinci filmi The Son gibi yapımlar görünüyor. Olivia Wilde filme dair beklentilerimizi kursağımızda bıraksa da Don’t Worry Darling ve ekibin kırmızı halı geçidini de (burada yaşanabilecek çeşitli dramalar sebebiyle ve tabii Harry Styles…) unutmamak lazım. Yüksek ihtimalle ödül sezonunda da bol bol adını duyacağımız bu filmlerin de ilk yorumlarını merakla bekliyor gözümüzü Venedik’ten alamıyoruz. Şimdilik Lido adasından yükselen bazı haberler bu yönde; kırmızı halıdan yansıyan tüm bu güzel karelere de bakmadan gitmeyin bizce!

editörün seçtikleri