Woody Allen’ın dayanılmaz dokunulmazlığı: Allen v. Farrow belgeseline ilk bakış
yazar: Zeynep Naz Inansal

Geçmişten travmatik olayların hortladığı, bir yandan da kendimizle ve bu olaylara toplum olarak verdiğimiz tepkilerle yüzleştiğimiz bir dönemden geçiyoruz. İlk olarak Britney Spears’ın maruz kaldığı paparazzi ve medya şiddetini anlatan belgesel sonrası tepkiler çığ gibi büyümüş, birçok kişi o zamanki tavrı yüzünden kendiyle yüzleşip özür dileme gereği duymuştu. Şimdilerde de evlatlık kızı Dylan Farrow’u çocukken taciz etmekle suçlanan Woody Allen bu konuyla ilgili çekilen bir belgeselle tekrar gündemde. HBO’nun yapımcılığını üstlendiği dört bölümlük belgesel Allen v. Farrow, daha önce hiç detaylıca anlatılmayan bu konuya ışık tutmayı amaçlıyor. Yönetmenler Amy Ziering ve Kirby Dick bu konunun hiç konuşulmamasından etkilenmiş ve gerçekleri araştırmak istemişler. Prodüktör Amy Herdy’le beraber üç yıl boyunca mahkeme kayıtlarını, polis raporlarını inceledikleri ve daha önce ifade vermemiş birçok tanıkla konuştukları detaylı bir araştırma gerçekleştirmişler.

Aslında ilk olarak 1992 yılında gündeme gelen olay, mahkemenin Allen’ı suçsuz bulmasıyla kapansa da, ortada geçtiğimiz 30 yıla yayılmış bir adalet arayışı var. Allen, imajına hiçbir leke sürülmeden çalışmaya ve Hollywood’un sevilen yönetmeni olmaya devam ederken Dylan Farrow’un travması kimse tarafından ciddiye alınmamış. Hatta Me Too hareketinin yükselişe geçtiği dönemde Hollywood’un bu konudaki iki yüzlülüğünü anlatan Farrow, yayınladığı bir mektupla Allen’ın neden tüm suçlamalardan muaf, dokunulmaz bir yerde durduğunu sorgulamış. Me Too ifşalarında adı geçen isimlerden biri olan Woody Allen hiçbir zaman ciddi bir bedel ödemek zorunda kalmıyor. İlk kez geçtiğimiz yıl, çektiği film tepkiler nedeniyle gösterime sokulmuyor. Hayatını anlattığı kitabı basacak olan yayınevi, çalışanlarının tepkisi üzerine kitabı basmaktan vazgeçiyor. Yani insanlar tepki gösterene kadar birçok şirket Allen’ın arkasında durmayı seçiyor. Olay biraz da Allen’ın gücünün de etkisiyle Mia Farrow’la aralarındaki basit bir kıskançlık savaşı gibi gösteriliyor. Allen v. Farrow’un ilk bölümü üzerinden yüzümüzü ekşiten bu olaya daha yakından bakıyor ve tüm olay örgüsünü sizinle paylaşmayı bir borç biliyoruz.

Her yıl en az bir film çektiği kırk yılı aşkın bir kariyere sahip olan Woody Allen, 1970’lerde altın dönemlerinden birini yaşarken Mia Farrow’la tanışıyor. Yönetmen bir baba ve oyuncu bir annenin kızı Farrow önce Frank Sinatra’yla sonra da André Previn’le evlenip boşanmış ve üçü evlatlık olan altı çocuğuyla yaşıyor. 12 yıl boyunca beraber kalan ikili birlikte birçok film çekiyorlar ve alternatif ilişki düzenleriyle çokça konuşuluyorlar. Hiçbir zaman evlenmeyen ve aynı evde yaşamayan çift, Central Park’ın farklı köşelerindeki evlerindeki ışıkları açıp kapayarak her gece birbirlerine aşklarını ilan ediyorlarmış. Allen, ilişkinin başlarında açık ve net bir şekilde çocuklara bir ilgisi olmadığını, onları umursamadığını anlatıyor. Farrow için de hava hoş. Çocuklarıyla olmadığı zamanları sevgilisiyle geçirmek ve kendi hayatına devam edebilmek ona da iyi geliyor. Bir süre sonra Allen çocuklarla daha çok zaman geçirmeye başlayıp onlarla arkadaş olsa da, hiçbir zaman onlar için bir baba olmaya çalışmıyor. Farrow ondan bir çocuk yapmak istediğindeki tepkisi, istersen olur, ama maddi manevi hiçbir şeyine karışmam, her türlü sorumluluk sende demek oluyor. (Yuh!) Uzun süre deneyip hamile kalamayan Farrow çareyi evlat edinmede buluyor. Bu kez daha garip bir cevap geliyor Allen’dan: bari sarışın küçük bir kız olsun.

Böylece sipariş üstüne, 1985’te Farrow altı haftalık Dylan’ı evlat ediniyor. Allen başlarda umursamayacağını düşündüğü bu bebekle takıntılı bir ilişki yaşamaya başlıyor. Aslında Farrow ve Allen’ın ortak anılarından öğrendiğimiz bu detaylar, ilişkilerini yaşarken bile Allen’ın takıntılı ve kontrolcü hallerini gözler önüne seriyor. Sorumluluk almaktan kaçan ve gelişimini tamamlayamamış Allen, Dylan’ın hayatlarına girmesiyle daha da garip davranmaya başlıyor. Aile dostları ve akrabaları Allen’ın Dylan’la olan ilişkisinin ilk günden beri garip olduğunu anlatıyorlar. Aynı ortamdayken gözlerini Dylan’dan ayırmadığını, arkadaşlarıyla ya da kardeşleriyle oyun oynayan Dylan’ı her seferinde yanına alıp onunla tek başına oynamayı tercih ettiğini söylüyorlar.

Dylan iki yaşındayken Farrow, Allen’dan olan oğlu Ronan’ı doğuruyor. Hamilelik sırasında da Allen, kesinlikle kızı olması istediğine dair talihsiz açıklamalar yapıyor. Oğlu olunca hayal kırıklığına uğruyor ve onunla çok da ilgilenmemeyi tercih ediyor. Hatta Farrow’a tüm zamanını Ronan’a ayırdığı için tepki gösteriyor ve Dylan’ı annesinden mütemadiyen ayırıyor. Farrow bu dönemlerde çok korktuğunu ve psikolojisinin alt üst olduğunu anlatıyor. Diğer çocuklarla neredeyse hiçbir şekilde ilgilenmeyen Allen, tüm zamanını Dylan’a adıyor. Tüm bunlar aşırı ilgili bir baba olmasına yorulabilecek de olsa, hem Farrow’un, hem de farklı kişilerin Allen’ı Dylan’la uygunsuz hallerde yakalaması işin bundan fazlası olduğuna işaret ediyor. Bir yerden sonra Dylan konuşmayı bırakıyor, Allen’ı her gördüğünde saklanmaya veya ağlamaya başlıyor, bazen kendini saatlerce tuvalete kilitliyor. Ortak tanıdıkları bir psikiyatristin durumun garipliğini fark etmesiyle Allen, uygunsuz tavırları nedeniyle terapiye başlıyor. Dylan’a karşı abartılı bir takıntısı olduğu, ancak bunun cinsel bir anlam taşımadığı tespitiyle de çıkıyor.

Farrow’un da bu zamanlarda çok tepki göstermemiş olması, sıkça aldığı eleştirilerden biri. Kendisi her seferinde bu düşüncelerinden suçlu hissettiğini ve bunca yıllık sevgilisine bu iddiaları konduramadığını söylüyor. Hatta bu şüpheleri devam ederken, Allen’ın Dylan’ı resmi olarak evlat edinmesine bile izin veriyor. Ona olan korkusunun birçok davranışını etkilediğinden ve mütemadiyen paranoyak olmakla itham edildiğinden bahsediyor. Ancak Farrow’un evlatlık kızı Soon-Yi’nin çıplak ve oldukça erotik fotoğraflarını Allen’ın çalışma odasında bulması bardağı taşıran son damla oluyor. Allen bir süredir ilişki yaşadıklarını ve Soon-Yi’ye aşık olduğunu söylüyor. Farrow bu olanları çocuklarına anlattığında Dylan da kendisinin yaşadıklarının garipliğini fark ediyor ve Allen’ın tacizine uğradığını annesiyle paylaşıyor. 7 yaşındaki Dylan, daha önceleri yaşadığı her şeyin baba-kız arasındaki ilişkinin bir parçası olduğuna inandığını ve durumun garipliğini anlayamadığını anlatıyor. Huzursuz olduğunda ya da babasının ilgisinden rahatsız olduğunda da kendini suçlu hissettiğini söylüyor. Allen’a taciz suçlamalarıyla dava açılıyor ve bir inceleme başlatılıyor. Bu sırada Allen bir basın toplantısıyla Soon-Yi’ye aşkını ve kalbinin kimi istediğini seçemeyeceğini duyuruyor. Farrow’un bu taciz iddialarında bulunma sebebini de kıskançlık olarak nitelendiriyor. Her şey yeterince korkunç değilmiş gibi mahkeme delil yetersizliğinden Allen’ı suçsuz buluyor ve dava düşüyor. Allen, Soon-Yi’yle evleniyor. Farrow da çocuklarını alıp şehir dışında bir hayat kuruyor.

2014 yılında Woody Allen, Altın Küre Yaşam Boyu Başarı ödülüne layık görüldüğünde Dylan Farrow, New York Times’da açık bir mektup yayınlıyor. Yirmi yılı aşkın süredir anlattığı taciz hikayesinin kimse tarafından ciddiye alınmamasını ve Me Too hareketinin Allen’ı es geçmesinin iki yüzlülüğünü anlatıyor. İlk kez yetişkinken kendini ifade eden Farrow’u birçok kişi desteklese de, birçok kişi de Allen’ın tarafında olduklarını açıklıyorlar. Son iki senedir de Farrow’un hak arayışı biraz geç de olsa ciddiye alınmaya başlanıyor. Farrow’u destekleyen her yazıdan sonra Allen tarafını destekleyen başka bir yazı çıkıyor. İkilinin oğlu Moses’ın Mia Farrow’un şiddetine maruz kaldığını anlattığı hikayesi ya da Soon-Yi’nin Allen’la olan gerçek aşkını anlattığı röportaj bunlardan bazıları.

Burada sorunlu olan, tüm durumun Allen ve Farrow arasında bir anlaşmazlık seviyesine çekilmiş olması. Farrow’un nasıl bir anne olduğunu bilmiyoruz. Moses’ın yaşadığı şiddetin de karşısında durmanın doğru olduğu da apaçık ortada. Ama bu meseleyi taciz iddiasından uzaklaştırmak da Allen’ın gücü, parası ve medya araçlarıyla yarattığı bir algıdan ibaret. Belgeselcileri bu olaya çeken şeylerden biri de Allen’ın yıllardır Farrow’a karşı sürdürdüğü karalama kampanyası olmuş. Taciz vakalarında sıkça görülen bir durumun da anneyi suçlamak olması onların duruma daha yakından bakmasını sağlamış. Belgeselciler tüm araştırmaları sonucu ciddi bir delil karartma çabası gördüklerini anlatıyorlar. Özellikle de ilk soruşturmayı yürüten Yale-New Haven Kliniğinin oldukça şüpheli olduğunu söylüyorlar. Dylan’la 7 yaşındayken yaptıkları görüşme kayıtları gizemli bir şekilde yok edilmiş, diğer tüm cinsel taciz davalarına dair kanıtlar arşivde dururken, bu davanın adeta bir daha açılamaması sağlanmış. Yönetmenler, bu meselede taciz mağdurunu dinlemeye ve Allen’ın söylediklerini araştırmaya başladıklarında çok fazla yeni veriyle karşılaştıklarını anlatıyor. Hatta Dylan’ın 7 yaşında, yaşadığı tacizi anlattığı video kaydı da ilk kez bu belgeselde gösterilecek.

Allen v Farrow, bizim Amerika’da ve dünyada sürekli yaşanan cinsel taciz olayları hakkında nasıl konuştuğumuzu sorguluyor. İnsanların ya da toplumun bu olaylarda nasıl işbirlikçi haline getirildiğini anlamaya çalışıyor. Bunun Allen özelinde yalnızca suçlanan kişinin deneyimi haline getirilmesini eleştiriyor ve asıl mağdur olan kişilere söz hakkı verilmesinin önemini anlatıyor. Durumu Woody Allen ve Mia Farrow arasındaki bir taraf seçme çabasından çıkarıp Dylan Farrow’un deneyimine odaklanıyor. Dylan travmalarını, yıllarca kendine gelemediğini, bir gün Allen’ın balmumu heykelini gördüğünde nasıl sinir krizi geçirdiğini anlatıyor mesela. Ya da Allen yüzünden her caz müzik duyduğunda midesinin bulandığını. Belgesel bize her fırsatta asıl kulak verilmesi gereken kişinin Dylan olduğunu söylüyor. Böylece de Allen’ın yarattığı tüm kuru gürültüye de bir son vermiş oluyor. Yaşananlara bakılırsa, Allen’ın etrafındaki dokunulmazlık zırhı yavaş yavaş kayboluyor gibi görünüyor. Belgeselin son bölümünün ardından bazı soruların cevaplanması bekleniyor. Hep birlikte göreceğiz.