Advertisement
Yabancılaşmayla başa çıkma yöntemi olarak dans: Yorgos Lanthimos kısa filmi Nimic’le MUBI Türkiye’de
yazar: Zeynep Naz Inansal

Tüm dünyaları bir eve sığan, gökteki uçakların bahçeye düşen oyuncaklar olduğunu, kedilerin insan yediğini ve köpek dişi düşmeyen insanların dış dünyaya çıkamayacağını düşünen üç kardeş, 45 gün içinde ruh eşini bulmazsa bir ıstakoza dönüşecek olan mutsuz bir adam, mesleki bir hatasından dolayı, ailesinin hangi üyesinin ölmesi gerektiğini seçmek zorunda kalan bir baba ve tavşanlarını çocuğu sanan, ergenliğini aşamamış şımarık bir kraliçe…

Tüm bu sıra dışı karakterler Yorgos Lanthimos’un ufkumuzu açan filmlerinde karşımıza çıkıyorlar. Bir fikir olarak duyduğumuzda belki de saçma bulabileceğimiz her şey, yönetmenin kurduğu benzersiz dünyalarda mantıklı hale geliyor ve günlerce aklımızdan çıkmıyor. Bugün itibariyle Lanthimos’un kısa filmi Nimic’in MUBI’de prömiyer yapmasını fırsat biliyor ve yalnızlığın, yabancılaşmanın ve izolasyonun en stilize hallerini sunan Lanthimos sinemasına dadanıyoruz.

Dansın her filmde kendini gösterdiği, karakterlerin kendilerini ifade edemedikleri her anda kurtarıcı gibi yetiştiği bir dünya burası. Hangi yüzyıla, ülkeye, aileye gidersek gidelim herkes baskı altında, herkes hata yapıyor ve maalesef ki ölümlülüğünden kurtulamıyor. Kurallar ve yaptırımlar bazen alttan, bazen de en üstten geliyor. Küçücük bir çocuk gibi davranan bir kraliçe de burada, beyni yıkanmış bir robot gibi davranan genç bir kız da. Hepsi farklı sistemlerin kurbanı. Lanthimos’un yarattığı dünyaların hepsinde insanlar zor kararların ortasında buluyorlar kendilerini. Hep de doğru kararı vermiyorlar. Hem doğru karar diye bir şey var mı gerçekten? Aşkın sınırları olduğunu, çoğu zaman insanları hapsettiğini görüyoruz. Bazen de sevginin tüm baskılar için kullanılan bir bahane olduğunu. Hangi filmini izlersek izleyelim, Lanthimos bizi varoluşsal sorularla, sıkıntılarla baş başa bırakıyor. İyi ki de bırakıyor.

Atina’da doğan ve çocukluğundan beri hep yönetmen olmak isteyen Lanthimos, çevresinde bu işin pek de ciddiye alınmadığını görünce hüsrana uğramış, ama pes etmemiş. Eğitimini bu yönde aldıktan sonra da kendini daha kabul edilebilir bir kariyer olan reklam sektörünün içinde buluvermiş. Bu kariyer ona hem kendi filmlerini finanse etme imkanı, hem de bolca teknik bilgi olarak dönmüş. Aklında hep sinema hayali olan Lanthimos, bu süre içinde dans performansları çekmiş, tiyatro oyunları yönetmiş ve hareket odaklı işler üzerine denemeler yapmış. Zaten bu hareket ve dans merakı tüm filmlerinde hissediliyor. Böylece Lanthimos, birkaç arkadaşıyla birlikte kendi hayalindeki filmleri çekmeye başlamış. Bütçe sıkıntılarının onu kısıtlamasından çok, bu bağımsızlık yönetmene tüm deneyselliğini ve beklenmedik fikirlerini denemesi için bir alan açmış aslında.

İlk uzun metrajı My Best Friend (2001), uçağını kaçırıp eve geldiğinde karısını en yakın arkadaşıyla basan bir adamın kimselerden habersiz bu durumla başa çıkma deneyimini anlatıyor. Evet, ilk filmde de bir ikilemle, yabancılaşmayla ve buhranlarla karşı karşıyayız. Bu filmi yönetmenin 2005 yılında yalnızca üç oyuncu ve birkaç kişilik çekirdek bir prodüksiyon kadrosuyla çektiği Kinetta takip ediyor. Film, Lanthimos’un kariyerinde daha da derinden keşfedeceği birçok temanın habercisi niteliğinde. Ölü sezonda, deniz kıyısında bir otelde, bir araya gelmesini beklemediğimiz üç kişinin farklı cinayetlerini canlandırmasını izliyoruz. Kariyerinin başlarında da Lanthimos’un mekan kullanımının her daim bir sıkışmışlık, izolasyon ve bıkkınlık teması etrafında döndüğünü görüyoruz. Bunun yönetmenin o sıralar kendi hayatındaki bir tema olduğunu da biliyoruz. Zira kendisi de kısıtlandığını düşündüğü Atina’dan ayrılmayı düşünüyor o günlerde. Zaten kısa süre sonra da dünyaya açılan sinema yolculuğu başlıyor.

Lanthimos’un dünyaya kendini tanıttığı ilk film 2009 yapımı Dogtooth oluyor. Yönetmenin tüm parlak fikirlerinin arasında belki de hala en sevileni, en rahatsız edeni ve de en düşündüren yapımı. Yunanistan’da bir evde geçen ve altı kişilik oyuncu kadrosuna sahip film, bambaşka bir dünya yaratmak için büyük bütçeler gerekmediğinin kanıtı gibi adeta. Baskıcı babaları tarafından bir eve hapsedilmiş, dış dünyadan tamamen koparılmış üç ergen çocuğun ve annelerinin bir evden ibaret olan hayatlarını izliyoruz. Neyin zararlı olduğuna karar veren baba, çocuklarını kendi yöntemleriyle baskı altında tutuyor ve çocuklarının bu durumdan haberi bile yok. Öyle ki, başkaldırmak isteyen kızının özgürlük ihtimali, yalnızca babasının ona anlattığı yalanlar üzerinden gerçekleşiyor. Kaçmak istediğinde bile bunu babasının çizdiği dünyanın sınırlarında gerçekleştirebiliyor sadece. Dogtooth, bize şiddetin, baskının ve aile hayatının en rahatsız edici hallerinden birini sunuyor. 2009 Cannes Film Festivali’nde gösterimini yapan ve çokça ses getiren film, Lanthimos’a Yabancı Dilde En İyi Film dalında Oscar adaylığı getiriyor. (İzlemeyenler için ufak bir not düşmekte fayda var: Dogtooth, Aralık ayında MUBI’deki filmler arasında yerini alacak.)

2011 yılı Lanthimos için belirleyici oluyor. Yakınlarını kaybeden insanlara, kaybettikleri kişi kılığına girip yardım etmeye çalışan bir grup insanı anlattığı filmi Alpeis, ana dilinde çektiği son filmi oluyor. Çünkü artık Atina’da çok da beslenemediğini hissettiği film endüstrisini bırakıp Londra’nın yaratıcı endüstrisini seçiyor ve Londra’ya taşınıyor. Hep kendi filmlerini, kendi şartlarında ve çok da taviz vermeden yapmış bir yönetmen olarak kendine uygun oyuncular bulmayı başarıyor. Ona ilk teklifte bulunan kişi Rachel Weisz’la başlayan bir furyayla başarılı, saygıdeğer Hollywood oyuncuları Lanthimos’la onun şartlarında ve alışılmamış yöntemlerinde (buraya geleceğiz) çalışmaya başlıyorlar. Uyum sağlama gibi bir derdi olmayan yönetmen için ne büyük bir rahatlık. Böylece de Lanthimos’un İngilizce film serüveni ve dünyaya açılması gerçek anlamıyla başlamış oluyor.

Başrollerini Colin Farrell ve Rachel Weisz’ın paylaştığı The Lobster (2015) modern zaman romantizmi üzerine bir hiciv. Bekarların yasaklandığı distopik bir gelecekte, tüm bekarlar 45 günlüğüne bir otele, ruh eşlerini bulmaları için gönderiliyorlar. Bulamadıklarında da seçtikleri hayvana dönüştürülüyorlar. Bir ıstakoza dönüşmeyi seçen utangaç David, kendini bu düzene ait hissetmiyor ve bir direnişe katılıyor. Ancak bu direnişin de kendi içinde kuralları olduğunu ve kaçtığı sistem kadar baskıcı olduğunu fark ediyor. Bu şahane kara komedi, aşkın gerçekten var olup olmadığını ve varsa onu nasıl tanıyabileceğimizi sorguluyor aslında. Modern dünyamızda herhangi bir seçimin sonuçlarının katlanılabilir olup olmadığını da irdeliyor.

Bizi yeterince güldürdüğünü düşünmüş olacak ki Lanthimos 2017 yılında The Killing of a Sacred Deer’la yüreklerimizi dağlamak için geri dönüyor. Bir Yunan tragedyasını andıran hikayede cerrah olan bir baba, hatası sonucu ameliyatta ölen birinin oğluyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Çocuk ona ailesinden bir kişiyi kurban olarak seçmezse, tüm üyelerinin tek tek öleceğini söylüyor. Burada da kurban, aile ve koşulsuz sevgi üzerine düşündürüyor bizi.

Lanthimos’un şimdiye dek en görkemli yapımı ise The Favourite (2018). 18. Yüzyıl’da, Fransa’yla savaş halindeki İngiltere’de sarayda yaşananları ve Kraliçe Ann’in gerçeklikten oldukça kopuk hayatını izliyoruz. Kraliçenin hayatındaki iki kadınla tetiklenen bir aşk üçgeni; Olivia Colman, Rachel Weisz ve Emma Stone’un performanslarıyla daha da heyecan verici hale geliyor. Lanthimos filmin prova sürecinde alışılmadık bir yöntem izlemeyi tercih etmiş. Oyuncular tüm repliklerini dans ederken, farklı hareketler yaparken, ip atlarken tekrarlamışlar. Colman bir noktada söylediği her şeye yabancılaştığını ve hepsinin anlamını yitirdiğini anlatıyor. Yönetmenin bunu bilinçli yaptığını düşünüyoruz. Çünkü film de hırsın, açgözlülüğün ve gücün insanları ne hallere düşürdüğünü absürt bir yerden ele alıyor. Bizi yabancılaştırdığı tüm konseptleri sonradan yüzümüze çarpmak için belki de.

2019 yılında Lanthimos, seyircisiyle bir kısa filmle buluşmayı seçiyor. Matt Dillon’ın başrolü üstlendiği Nimic’in senaryosu, yönetmenin Dogtooth’tan beri beraber çalıştığı Efthimys Filippou’ya ait. Film, metroda karşılaştığı yabancı biri üzerinden hayatı değişen bir çelistin hikayesi. Lanthimos, filmlerinin insanları biraz huzursuz etmesini ama aynı zamanda onlara keyif vermesini, onları farklı düşüncelere itmesini istiyor. En büyük umudu film bittiğinde seyircinin de hala düşünmeye devam etmesi, filmi kafasında tamamlaması ve anlamlandırması. Zaten herhangi bir Lanthimos filmi izlediyseniz, sonrasında kolay kolay aklınızdan çıkmadığını bilirsiniz. Bir yönetmen olarak seyircinin filminden farklı anlamlar çıkarmasını değerli buluyor, filmin böyle tamamlandığını düşünüyor. Şimdilerde de Untitled Greek National Opera Project adında bir kısa film projesi üzerine çalışıyor. Korka korka, bolca heyecanla bekliyoruz. Bakalım Lanthimos bu kez nasıl şaşırtacak bizi.

Not: MUBI Türkiye, Dadanizm okurları için 30 günlük ücretsiz üyelik imkanı sunuyor. Nimic ile başlayıp oturduğu yerden dünya sinemasını keşfe çıkmak isteyenlere duyurulur. Buraya tıklayarak izlemeye başlayabilirsiniz.