Yazar: Eylül Bombacı
21 Nisan 2021
Yalnız kadınların güçlü sonları, bambaşka bir tipleme

Hikaye anlatıcılığı, özellikle kadın karakterler söz konusu olduğunda Fleabag gibi yapımların da öncülüğü sayesinde artık bambaşka bir yola giriyor. Giriyor girmesine de masallardan filmlere, yıllarca zihinlere yerleşmiş olan bu ”kötü kadınlar”ın öcünü kim alacak? Hele ki erkek egemen toplumun suyundan gitmediği için, şefkatsizliğinden ötürü hüsran dolu bir sona layık görülenlerin? Her birine birer saygı duruşu niteliğinde dadanıyoruz…

Filmlerde ve dizilerde gözümüze hep tanıdık gelen, başka bir filmden de çıkaracak gibi olduğumuz bir sürü karakterle kesişiyor yolumuz. Birbirine benzer (ve neredeyse aynı) geçmişleri ve karakter gelişimleri sinemada da tarihin tekerrür ettiğinin bir kanıtı. İngilizcede “trope” olarak karşımıza çıkan tiplemeler tüm cinsiyetlere yönelik olsa da muhtemelen kadınlara yönelik olanların ne kadar daha taşlaştırılmış olduğu konusunda birçoğumuz ortak karara varabiliriz. Şu zamana kadar ne tiplemeler gördük filmlerde saymakla bitmez… Ama özünde hepsi biraz aynı olurken bir yandan da hayatımıza yansır oldu.

”Tiplemeler” ne kadar hayatımıza işlemiş, kalıplaşmış prototiplere benzese de özünde zararsız olduklarını söyleyebiliriz. Aslında edebiyat ve sinemada ağırlıklı olarak kullanılan “trope”lar, Merriam-Webster’daki tanımına göre “yaygın veya aşırı kullanılan tema veya araçlar”a deniyor. “Trope” kelimesinin tam karşılığını alamasak da kendimizi Türkçede “tipleme”de buluyoruz. ‘‘Trope’’ herhangi bir durumdan bahsederken tipleme ise “trope”un asıl konu alacağımız kısmına değiniyor ki bu, bireylerle eşleştirilmiş hali oluyor.

Bu yüzden erkek bakışlarıyla harmanlanmış, ”tavuk mu yumurtadan yumurta mı tavuktan çıkar” misali cevabını ve çıkışını bilemediğimiz yüzlerce kadın tiplemesine şahit oluyoruz. Bu tiplemelerin bu kadar problematik olmasının sebebi ise birçoğunun erkek egemen sinemada yaratılması, yaratıcılarının beyanı bu yönde olmasa bile birtakım mizojinistik yaklaşımların kuyusuna düşerek kendi içinden çıkamaması oluyor. Tiplemeler ise mizojini kuyularından The Ring’teki Samara gibi çıkıyor (ki bu arkadaş da maalesef bir nevi trope’tur) ve kendi hayatlarındaki kadınları geri buluyor. Kadınlar da bu beklentiler ve atanmış fikirlerin arasında kalıplara sığmıyor.

Bu tiplemelerin arasında hep çılgınlıklar yaparken kendini tehlikeye atan, deli dolu, adeta ‘‘başka bir gezegenin kızı’’ olan manic pixie dream girl de var, yukarıdan bakan divalar ve kendi çıkarlarından başkasını düşünmeyen “kötü kadınlar” da… Ne tesadüftür ki tüm bu klişe tiplemelerin başlarına gelen senaryoları tahmin etmek hiç de zor olmuyor. Hatta olay örgüleri beynimize öyle bir kodlanıyor ki bazen kendimizi veya başkalarını hayatta bu durumların içinde bulur gibi oluyoruz.

2005’te çıkmış Elizabethtown filminde Kirsten Dunst’ın oynadığı karakterden çıkıveren, eleştirmen Nathan Rabin’in deyimiyle “Manic Pixie Dream Girl” varlığını sinemalarda tüm kuvvetiyle sürdürüyor. Genç adamlara dünyanın gizemli kapılarını açacak olan bu tipleme Laurie Penny’nin New Statesman’deki yazısında da belirttiği gibi, gerçek hayattan alınan fikirler ve hatta öğütlerle şekilleniyor. “Erkekler kendi hikayelerinin kahramanı olmayı hayal ederek büyürler, kadınlar ise yardımcı oyuncu” diyor Laurie Penny. İşte Manic Pixie Dream Girl, o deli doluluğu ve ”sakıncalı” arızalığıyla erkeklere kendi hikayelerini yazmalarında yardımcı oluyor. Penny’ye göre bu tiplemeler hiçbir zaman karşımızda yoktan var edilmedi, genç kadınların hayatlarının taslaklarından harmanlanarak önümüze servis edildi. Tıpkı diğer tüm tiplemeler gibi…

“Filmlerde ve dizilerde epey kullanılan bu tiplemeler sadece kadına mı yönelik?” diye soracak olursak, tabii ki de hayır… Bunların karşısında ”kötü çocuk”, ”hayırsız erkek”, ”evlenilecek adam” gibi trope’lar da var ama bunlar tiplere ayrılmış, tekdüzeleştirilmiş kadınlar kadar sınırları çizilmiş değil. Ayrıca yargılanmadıkları gibi, hiçbirine zalimce sonlar biçilmiyor.

Şimdi bu erkek-kadın ayrımını bırakalım da asıl meseleye gelelim.

İnatçı, hırslı, ‘yaşlı’ ama zalim, şefkatsiz ama mutlu, yalnız, muhtemelen de bağımsız ve başarılı… Tüm hırsları ve heyecanlarıyla, yaşıyla, memnuniyetsizliğiyle kimsenin sempatisini kazanmaya gelmemiş ve kimsenin şefkatini istemeyen yalnız kadın tiplemesi bizde gurur uyandırmalıyken hiçbir his yaratmıyor, belki de hiç umursamıyoruz. Hatta bazı hikayeler o kadar nefret ediyor ki bu kadından, sonlarının hüsranla dolu olması için canla başla çalışıyor.

Başrol olmamış, kendi başının çaresine bakmış, “mantığı” önde olan bu kadın aslında çoğu filmin olmazsa olmazı olmuş; yakışıklı (ve muhtemelen zengin erkek) karakterimizin arada bir gördüğümüz eski sözlüsü de olmuş, sevdiği kızla arasına giren kötü emelli annesi de… İstediği zaman kendine hizmet etmeyen durum ve kişileri bırakabilecek kadın ise, şefkatsiz ve vazgeçilebilir olarak kazınmış kafamızda. Kimileri için duygusuz, kimileri için bencil… Hep bir dolu hikayesi vardır bahsedilmeyen, ama gördüğü geçirdiği belli. Kimisinin de hiç sevildiğini görmedik ekran başında. Bunlardan biri de Ursula diyebiliriz. (Tüm bunlar sadece Yeşilçam’da mı olur sandınız?) Yaş ve şefkat ”orantısızlığı” özellikle vurucu; büyükanne kimliğine oturtulmak istenen karakterlerin pamuk saçlarıyla anaç bir portre çizmesini, ondan şefkat görmeyi beklerken bir anda sert duruşuyla çarpışmak kodlanmış zihinlerde neredeyse travma yaratıyor.

Küçük Deniz Kızı’nda Ursula olarak karşımıza çıkar bu yalnız, sinirli, sinsi kadın. Ama hep güçlüdür. Bir prens uğruna krallığından, ailesinden, sesinden, hayatından ayrılmak isteyen Ariel, Ursula’nın kendi çıkarları için kurduğu planın içine düşer. Aslında Ursula Ariel’e bir seçim şansı verir, üstüne de iyi bir ders: “Hayat zor seçimlerle doludur, değil mi?” Şimdi ise herkes Ursula’nın Ariel’e verdiği önemli dersi konuşuyor: “Sesiyle sahip olduğu kendini ifade edebilme yetisi, toplumun ona olan beklentilerinden çok daha önemli.” Ataerkil sorgusuz sistemin ortasına doğmuş olan Ariel’in Ursula olmasaydı itaat etmekten başka opsiyonu kalmayacağını anlarken, Ursula’nın da gücüyle sisteme bir tür tehdit oluştururken var olan düzene de karşı çıkan güçlü bir kadın olduğunu görüyoruz. Zaten tam da bu yüzden günah keçisi ilan ediliyor.

Disney bazı ilişki dinamiklerini bir sisteme oturmuş olsa gerek, bu muhtemelen yaş almış kadın imgesini 101 Dalmaçyalı’nın Cruella de Vil karakterinde de görüyoruz. Bütün gayesi yan komşusunun yavru köpeklerinin tüylerinden anlamsızca kürk yapmak olan bir kadının davranışlarını ve düşünce yapısını kimse savunamayacak olsa da diğer kız kardeşleriyle birlikte yine yaşlı, yalnız ve “kötü” bir kadına dönüştürüldüğü sorgulanabilir. Adını zalimlik ve şeytanilikten alan bu kadının dizideki acımasız davranışları asla meşrulaştırılamazken zaten Pamuk Prenses hikayesine “Bir de buradan bakın” diyen Malefiz filmi ve bu sene gösterime girecek olan Cruella filmiyle Disney yapımcılarının kendilerini bir tür aklama yoluna girdiğini görüyoruz.

Asıl sıkıntı ise ne bu yaşlı kadın imgesi, ne de bu kadınların güç ve zenginlik için hırsla yaptıkları kötülükler… Hatta ve hatta bazı filmlerde asıl erkek ve asıl kadın arasındaki ilişkiye ister kendi yalnızlığı sebebiyle ister asıl erkeğe olan aşkıyla müdahale etmesi de değil. Asıl sıkıntı; tüm bu hikayelerde kadının kadına düşürüldüğü o an. Ortalığı karıştıran erkek olsa bile…

Bir diğer problem de hikayede erkek yoksa başka yollardan kadına çile çektirilmesi. Şefkatli ve paylaşımcı bir rol biçilen kadının bencil olduğu zaman yalnız ve mutsuz bir hayata sürükleneceğinin öne sürülmesi mesela. Kendini öne koyan kadının yalnız ve mutsuz olacağını beynimize nakşeden o tiplemeler beklenen “makbul kadın” çerçevesine bir sınır daha ekliyor. Yalnızlık bir seçim değil, tutkuları olan kadınların kaderi, tutkular da yanlış yerlerde mutluluk arayışları olarak kendine yer buluyor. Sex and City bir takım mizojinistik söylemleri tekrar etse de tüm varlığıyla bu konuya bir eleştiri getiriyor. Evet, belirli bir yaştan sonra da kadınlar bekar olabilir ve hâlâ mutludurlar! The Take kanalının “Neden kimse Samantha olmak istemez? (Ama olmayı istemeliler)” videosunda da bahsedildiği gibi, 40’larında özgürce seks hayatını yaşayan Samantha diziyi izleyenler arasında savunuculuğu en çok yapılan karakter olsa da Buzzfeed’de yapılan bir quize göre kimse Samantha olmak istemiyor. The Take bu durumu tam da tiplemelerin bahsettiğimiz gibi hayat bulduğu anlardan yakalıyor, yani hayatın içinde kadına dayatılan rollerde bu “bağımsızlık” sadece bir evre olarak var olabilir.

Büyüyerek sinemada birtakım ayrımcılıkların önüne çıkan; merkezi kadın, hikayesi kadın olan filmler, diziler, podcast’ler bizi şaşırtmaya ve “oh” dedirtmeye başladı bile. Normları kıran, biri diğerini tutmayan, bambaşka ama hep birlikte olan kadın karakter yazımlarının yanı sıra biz kadını kadına düşüren aşk üçgenli senaryolarda erkeği suçlamak yerine birbirlerini suçlayan mizojinik kadınlar değil, erkeği kendi haline bırakıp birbirini sevmeyi seçen kadınları daha çok görmek isteriz!

editörün seçtikleri