Yazar: Nazlı Senem Dalgıç
21 Ekim 2021
Yapay zeka (İpek) eşliğinde şehre distopik bakış: Remote İstanbul

Beykoz Kundura bünyesindeki Kundura Sahne’den çıkarak tüm İstanbul’a uzanan Remote İstanbul adım adım ezbere bildiğimiz bu şehri bize bambaşka bir yerden gösteriyor. Biz de Remote İstanbul’un katılımcıları arasında yerimizi aldık, yapay zekaya kulak verdik bir de üstüne onun önderliğinde şehrin parklarından alışveriş merkezlerine uzanan bir yolculuğa çıktık. Bilim kurguları andıran bir ses bizi sokaklardan caddelere yönlendirirken türlü çeşitli sorgulamalarımız da, korkularımız da yolculuk boyunca bizimleydi tabii. Gözleyen de, gözlemlenen de, gözlemin bizzat kendisi de bizdik çünkü. Çılgınca modernleşen dünyanın hem bizi fazlasıyla bireysel hale getirdiğini hem de rastgele bir gruba dahil olmayalı epey uzun zaman geçtiğini fark ettik. Şehirle ilişkimiz hafiften başkalaşırken, gelecek günlerin hayatımıza getirme potansiyeli bulunan distopik ihtimallerle yüzleşmelerimiz de cabası…

“Şehirde kendinle buluş” mottosuyla yola çıkılan etkinlik Kadıköy’deki Manolya Parkı’nda başlayarak, Moda yakınlarında son buluyor. Rimini Protokoll’ün kurucularından Stefan Kaegi’nin tasarlayıp yazdığı ve Londra’dan Taipei’ye, New York’tan Buenos Aires’e, 50’den fazla şehirde sahnelenen “Remote X”in İstanbul uyarlamasını ise Jörg Karrenbauer yazıp yönetiyor. İpek -kendisi bir yapay zeka- bize yolculuk boyunca eşlik ediyor ve taktığımız kulaklıklar aracılığıyla yönlendiriyor. (Her filminin Samantha’sı varsa bizim de İpek’imiz var.)

İlk başlarda bir yapay zekanın yönlendirmelerini takip etmek insan egomuza zor geliyor tabii. Fakat yolculuk boyunca kurgu öyle eğlenceli hazırlanmış ki yeri geliyor meydanın ortasında dans ediyoruz, yeri geliyor meditatif bir anda buluyoruz kendimizi. İpek’in zeka dolu esprileri, rota boyunca karşımıza çıkan sürprizler ve tüm bunlara grubun verdiği tepkileri gözlemlemek beklenmedik ama eğlenceli anlar yaratıyor. Pek tabii kendimizi gözlemlemek de kendimize dair yeni farkındalıklara da kapı açıyor. Ufak bir yarış sırasındaki tavrıma ve hareketlerime kesildiğimde kendi kendimi şaşırttım bile diyebilirim. Hakikaten bu yolculuk farklı katmanları ve dinamikleri anlamaya yardımcı oluyor. Hem başkalarına hem de kendimize dair…

Aynı şekilde, zaman geçtikçe ve şehrin sokaklarına daha derinden karışmaya başladıkça ufak ufak yüzleşmeler de yaşatıyor bizlere. Mesela, rotamızın bir noktasında iki seçenek sunuyor İpek bizlere; “Toplumun daha bireysel mi yoksa bütünsel mi ilerlemesini tercih edersiniz?” gibilerinden bir soru yöneltiyor. Yıllar yılı kendimi bireyselliği sonuna kadar savunan bir insan olarak bilmeme rağmen, İpek’le geçirdiğim o bir saat içinde nedense fikrim değişiyor ve adımlarım beni karşı kaldırıma, yani toplumsal bütünlük tarafına yönlendiriyor. Ve başlıyor sorgulamalar…

Sanki birbirimizden koptukça, makinelerle ve cihazlarla olan bağımız güçleniyor, en insani özelliklerimizden olan bir gruba ait olma ve o grupla hayatı paylaşma gibi ihtiyaçlarımız yavaşça solup gidiyor. Bunu fark edince de hafiften bir endişe sarıyor tabii bünyemi. “Algoritmalar tarafından yönlendirilirken özgür irademizi gerçekten günlük hayatlarımızda aktif olarak kullanabiliyor muyuz?” Ya da “Diyelim ki artık hep bir aradayız, o zaman ortaklaşa kararları nasıl alabiliriz?” soruları zihnimde beliriyor… Sonra da diyorum ki acaba; “Kişisel kararlar verirken gene de bir grubun parçası olarak kalabilir miyiz?” Aklım karışık bir şekilde ilerlemeye daha doğrusu yönlendirilmeye devam ediyorum şehrin sokaklarında.

Dediğim gibi sahnemiz İstanbul sokakları olduğu için izleyici de, oyuncu da biziz. Bu durum da haliyle şehir pratiğiyle olan ilişkimize de farklı bir boyut katıyor. Her yerden izlendiğimize vurgu yapıyor mesela İpek. Panoptikon teorisinin geçerli olabileceği gerçeğiyle yüzleşiyorum. Oradan aklım sosyal medyanın da aynı işlevi gördüğüne gidiyor… Bir noktadan sonra İpek’in ‘sentetik’ sesi de o kadar garip veya yabancı gelmemeye başlıyor. Yolculuk boyunca stereofonik sesler ve film müzikleri gibi farklı özgün ses tasarımları şehrin dokusuna, tınısına karışıyor.

Zaten, Rimini Protokoll’un şehirden şehre yolculuğa çıkan bu özel projesi her şehirde o şehrin dokusuna, gündemine ve yerel kültüre adapte edilerek izleyiciye sunuluyor, açıkçası hakkını da veriyor. 2013 yılında Berlin’deki ilk gösterisinin ardından bugüne kadar Londra, Paris, Lizbon, Milano, Madrid, Kopenhag, New York, Los Angeles, Miami, Buenos Aires, Santiago, Moskova, St. Petersburg, Kiev, Tahran, Hong Kong, Şangay, Abu Dabi dahil olmak üzere 50’nin üzerinde farklı şehirde izleyicilerle buluşmuş bir projeden söz ediyoruz.

Etkinliğin sonunda ise dürüst olmak gerekirse, hem bir rahatlama hem de bir parça hüzün hissediyorum. Elbette her sorgulamama cevap bulamıyor ya da her hissettiğime bir isim takamıyorum. Fakat bu deneyimin bana bambaşka bir İstanbul keşfettirdiğinde karar kılıyorum. Hayatın çılgın telaşesi içinde şehre bir de yapay zekalar eşliğinde bakmak isterseniz Remote İstanbul peşinde yola koyulmanızda fayda var; etkinlik her cumartesi ve pazar, son sürat İstanbul’u turlamayı devam ediyor.

editörün seçtikleri