Yazar: Zeynep Naz Inansal
10 Şubat 2022
Bergman Island’dan ilhamla dadandık: Yazma sürecini anlatan filmler

Okuduğumuz ya da izlediğimiz pek çok eserin arkasında zorlu bir yaratım süreci olduğunu tahmin etmek güç değil. Kan, ter, gözyaşı, sinir krizleri, gelmeyen ilham perileri… Hatta bazen işler iyice raydan çıkabiliyor. Kendilerini yazdıkları dünyanın içinde zannedenler mi dersiniz, bir psikopatın işkencelerine maruz kalarak karakterine yeni maceralar yaratmaya çalışanlar mı… Özneleriyle abartılı yakınlıklar kuranlarla da kesişiyor yollarımız, bizi bile türlü sorgulamalar eşliğinde tedirgin ediyorlar. Kimi bir başyapıt çıkarıyor tüm bu sıkıntının içerisinden, kimileri ise aklını oynatıyor. Her ne kadar sancılı ve tüketici olsa da yazarlar bile bile bu sürece kendilerini bırakmaktan da çekinmiyorlar. Demek ki bu yaratım anlarında tüm korkunç detaylara rağmen insanı çeken bir şeyler var. Evet, bu hafta vizyona girecek olan Bergman Island’dan ilhamla, yazma sürecini anlatan filmlere dadanıyoruz.

Bergman Island (2021)

Eserleri bizi olduğumuz kişiye dönüştüren sanatçılarla ilişkimiz; bazen onların kişisel hayatına, geçmişine ve çocukluğuna inmeye kadar gidebiliyor. Çünkü o hayran olduğumuz eseri oluşturan her detayı, yaratım sürecine katkıda bulunan tüm karakterleri ve mekanları anlayıp bir sonraki aşamaya geçmek istiyoruz. Tüm bu süreci ‘‘dadanmak’’ olarak da adlandırdığımızı biliyorsunuz tabii. İşte bu dadanmanın şahane bir örneğini konu alıyor Bergman Island filmi. Hayran oldukları Bergman’ın bir süre yaşadığı İsveç’teki Farö Adası’nda yazlarını geçirip senaryo yazmaya çalışan Amerikalı bir çifti konu alan filmin yönetmen koltuğunda da yaz mevsimine aşk mektubu gibi filmleriyle aklımızı başımızdan alan Mia Hansen-Løve oturuyor.

Farö’da senaryo yazmaya başlayan ve kurmacayla gerçeklik arasındaki sınırı bir süre sonra yitiren, yer yer araları bozulan, yer yer hayatı sorgulayan çiftin yaşadıkları çok tanıdık aslında. 

Eden, Things to Come ve Goodbye, First Love gibi dingin ama etkileyici filmleriyle tanıdığımız Mia Hansen-Løve’ın yeni filmi de yine yaz mevsiminde geçiyor ve insana mutluluk veren bir dinginliğe sahip. Amerikalı sinemacı çift Chris (Phantom Thread’le hayran kaldığımız Vicky Krieps) ve Tony (Tim Roth) çalışmak ve senaryolarını bitirmek için Farö’ya gidiyorlar. Bergman’la tanınan bu ada, yönetmenin birçok filmini çektiği ve de hayatını kaybettiği yer. Hatta çiftimiz yönetmenin Scenes from a Marriage’in bir kısmını çektiği eve yerleşiyor. Filmde de gördüğümüz üzere birçok sinefil adayı ziyaret edip her köşesini didik didik ediyor.

Chris ve Tony’nin ilişkisinde bazı sorunlar olduğunu ve çok da iyi bir yerde olmadıklarını görebiliyoruz. Hayat ve sinema hakkında yaptıkları sohbetlerde birbirlerine dair fikirleri daha da görünür oluyor. Zaten ikili, adanın farklı uçlarında bambaşka keşiflere sürükleniyorlar. Chris’in yazma sürecine olan tanıklığımız filmin içindeki diğer filmle oluyor. Bu filmde de gençken tanışan ve birbirlerinden kopamamış iki kişinin Amy (Mia Wasikowska) ve Joseph’in (Anders Danielsen Lie) hikayesini izliyor ve ana karakterlerimizin hayatından esintiler arıyoruz. Bergman Island, yazma ve yaratım sürecinin iyileştirici etkisini hatırlatıyor.

Sunset Boulevard (1950)

Madem konumuz yazma süreci, gerçek bir klasikle başlayalım. Bir yandan bazıları için filmin herhangi bir tanıtıma ihtiyacı olmasa da, henüz bu filmle tanışmamış olabilecekler için biraz anlatmakta fayda var. 1950’lerde Hollywood’dayız. Büyük çıkışını yapıp biraz para kazanmak isteyen genç bir senarist olan Joe Gillis (William Holden) ve şimdilerde modası geçmiş olduğu için hüzünlü olan bir zamanların yıldızı Norma Desmond (Gloria Swanson) bir araya geliyorlar. İkisi de birbirine olduğu kadar şöhrete, tanınmaya ve onay almaya öyle muhtaçlar ki, oldukça karanlık bir sürece giriyorlar. 

Desmond’ın büyük geri dönüşü olacağından emin olduğu senaryoyu yazmaya başlasalar da, bu durumun aslında pek de parlak olmadığını ve projenin hiçbir zaman gerçekleşmeyeceğini anlamak çok da zor değil. Kolay para hoşuna giden Joe, bir yandan bu hiç sinemada göremeyeceği  film projesini sürdürüyor, bir yandan da onun sonunu getirecek bir aşk üçgeninine sürükleniyor. Aslında film, kurmaca ve gerçek hayatın iç içe geçmesinde şöhretin rolüne bakıyor. Billy Wilder’ın yazıp yönettiği bu gerçek klasik, Hollywood’un özünü ve gerçeklikten kopmayı ne denli kolay kıldığını yüzümüze vuruyor. Bir de tabii şimdiki zamandan bakıldığında, hiçbir şeyin çok da değişmediğini fark ettiriyor. 

Misery (1990)

Stephan King’in ellerinden çıkan aynı adlı romanın film uyarlaması bu. Tabii bol gerilimli. Kathy Bates’in filmdeki performansı ise olağanüstü sahiden. Zaten En İyi Kadın Oyuncu Oscar’ı alıyor bu filmle birlikte. İddia ediyoruz ki, Misery’deki Paul Sheldon bu listedeki en talihsiz yazar. Yaratım süreci ise hepsininkinden de zorlu (hatta berbat diyebiliriz) çünkü bir psikopat tarafından kaçırılmış ve yatağa bağlanmış şekilde yazması gerekiyor yeni romanını. Ara ara da kendisine işkence ediliyor tabii. Ah be…

Paul aslında buralara düşmeden önce çok sükse yapmış bir yazar ama yazdıklarından pek memnun değil; 19. yüzyılda geçen bir aşk serisi yazarak çok satanlar listesinde yükselmiş ve bu hafiften onu rahatsız etmeye başlamış. Artık daha ciddi şeyler yazmayı planlıyor. O yüzden Misery Chastain adlı başkarakterinin romantik maceralarını anlatan bu seriye son vermiş, yeni bir romanın taslaklarını karalıyor.

Bir gün eve dönerken kar fırtınasına yakalanıyor ve kaza yapıyor. ”Şans”ına bir hemşire tarafından bulunuyor arabası: Annie Wikes (Kathy Bates). Annie hemen alıp bu biçare adamı ıssızlığın ortasındaki evine götürüyor, onu tedavi ediyor. Neyse artık söyleyebiliriz: Hikayedeki psikopat Annie’nin ta kendisi ve DEV bir Misery Chastain fan’ı. Elbette ileri derecede de takıntılı. Haliyle Paul’un bu seriye son vermiş olması pek hoşuna gitmiyor. Hele serinin sonu onu iyice mutsuz ediyor, çıldırtıyor. Paul’u Misery’s Return adlı yeni bir kitap yazması için zorlamaya başlıyor. ”Zorlamak” biraz hafif kaldı şöyle anlatalım: Kaza sonrası nerede olduğu bilinmeyen Paul, yatağa bağlanmış ve hareket edemez bir halde, Misery’nin tehdit ve işkenceleri altında Misery’e yeni maceralar yaratmaya çalışıyor. Biz izleyici de bir taraftan Paul’un başından geçenleri görürken, diğer taraftan da Misery’nin neler yapıp ettiğini görüyoruz. Çokça kanlı ve bir o kadar da gerilimli bir film olsa da yer yer matrak olduğunu söylememiz de gerekir.

Shakespeare In Love (1998)

Yazmaktan bahsedip konuyu Shakespeare’e getirmemek pek mümkün değil tabii. Tüm zamanların en çok uyarlanan, fikirlerinden esinlenilen ve tanınan yazarı, bu kez bir karakter olarak, kendi hayatını odağa alan ve biraz değiştirerek seyirciye sunan bir filmle karşımızda. Shakespeare In Love; genç, parasız ve heyecanlı oyun yazarı William Shakespeare’i (Joseph Fiennes), oyuncu olmak isteyen dünyalar güzeli bir ilham perisi Viola De Lesseps (Gwenyth Paltrow) ile hayal ediyor.

Romeo ve Juliet’i yazma sürecindeki Shakespeare’in girdiği buhranlardan, kendinden duyduğu şüpheden aşık olarak kurtulmasını anlatan film, oldukça naif, hafif ve eğlenceli. Filmin tarihsel olarak gerçek olmadığını ekleyelim. Belki de tatlılığı çoğu zaman fazla ciddi bulunan bir karakteri alıp en masum haliyle seyirciye sunmasından geliyordur. Zaten bu listede yazma sürecini de en sorunsuz gösteren film aynı zamanda. 1999 Oscar Ödülleri’nde En İyi Film dahil tam yedi ödül kazanan Shakespeare in Love’ın gerçek bir yıldızlar geçidi olan kadrosunda Judi Dench, Colin Firth, Geoffrey Rush ve Ben Affleck yer alıyor. 

Adaptation (2002)

Bir yazarın kendi yazma sürecini olabilecek en komplike biçimde anlattığı bir filmle karşı karşıyayız. Tabii aynı zamanda yazma sürecine dair en yaratıcı ve heyecan verici filmlerden biriyle. Charlie Kauffman’ın The Orchid Thief kitabını sinemaya uyarlama deneyiminden esinlenen Adaptation, birçok yazarın oldukça tanıdık bulacağı tıkanma, yazamama ve ilham bulamama hislerini odağına alıyor. Spike Jonze’un yönettiği filmde, Kauffman’ı da Nicolas Cage canlandırıyor. 

Bu oldukça karmaşık konuyu biraz açıklamayı deneyelim. Kaufman, writer’s block da denilen yazma sıkıntısı çektiği bir dönemde bir kitabı senaryoya uyarlaması için işe alınıyor. Depresyon ve yaşadığı sosyal kaygılar, ikiz kardeşi Donald’ın onunla yaşamaya başlayıp bir de senarist olmaya karar vermesiyle daha da katlanılamaz hale geliyor. Kurmacayla gerçekliğin iç içe geçtiği, kimin varolduğundan emin olmanın güçleştiği film, yazmaya dair bu listenin en fantastik, ama bir yandan da gerçekçi örneği. Olağanüstü senaryoyu daha da yukarı taşımaya Meryl Streep, Chris Cooper, Tilda Swinton ve Brian Cox da oldukça yardımcı oluyor. 

The Shining (1980)

Stanley Kubrick’in Stephen King’in aynı adlı romanından uyarladığı The Shining, yazma sürecinin insanı nerelere sürükleyebileceğinin içimizi ürperten bir örneği. Bu arada King, bu uyarlamadan öyle nefret etmiş ki yıllarca her fırsatta filmi eleştirmekten kendini alamamış. Çünkü Kubrick, kitabı bir başlangıç olarak alıp kendi kafasındaki filmi çekmek istemiş. Neyse biz iki koca çınarın kavgasına karışmayalım, filme odaklanalım. Bir kış mevsimi, bomboş ve kocaman bir otele göz kulak olmak için işe alınan Jack Torrance (Jack Nicholson), eşi ve oğluyla otele yerleşiyor ve fırsat bu fırsat diyerek her zaman hayalini kurduğu kitabı yazmaya karar veriyor. 

Yazma süreci hakkındaki filmlerden öğrendiğimiz tek bir şey varsa, o da yazmaya karar vermenin hiçbir zaman planlandığı gibi gitmediği. Bu koca oteldeki mistik güçlerin etkisiyle giderek deliren Jack, bir süre sonra ailesini öldürmenin hayallerini kurmaya başlıyor. Bu arada sadece yazma sürecini suçlamamak lazım, ortada hayaletler ve mistik güçler de mevcut. Ancak filmin en korkunç anı bu hayaletler ya da mistik olaylar değil, yazmayla ilgili bir yandan da. Kocasının günlerce odasına kapanıp sayfalarca ve satırlarca aynı cümleyi yazdığını fark eden eşi, çığlığı basıyor. Gerçekten tüylerimizi diken diken eden, yazmanın insanı ne hallere düşürdüğünü gösteren bir örnek. 

Almost Famous (2000)

Yazmanın her zaman senaryo ve kitaplardan ibaret olmadığını da hatırlamak için listeye gazetecilik hakkında bir film eklemek istedik. Cameron Crowe’un yazıp yönettiği Almost Famous, 1970’li yılların başında Rolling Stone dergisi için çalışan 15 yaşındaki William’ın büyüme hikayesini gazetecilik yolculuğu üzerinden anlatıyor. Ablasının plaklarından keşfettiği gruplar hakkında yazdığı yazılar çok sevilen William, Stillwater adında bir grubu yakından takip edip onlar hakkında bir yazı yazması için işe alınıyor.

Ergenliğinin baharında bir rock grubuyla turneye çıkan, çılgın bir hayat tarzıyla tanışıp groupie’lerle takılmaya başlayan William, işi ve kişisel hayatını birbirine karıştırmamak için çok zorlanıyor. Yani, ona hak vermemek elde değil. Ancak bir süre sonra baskıcı annesinden kurtulup yaşamaya başladığı bu hayatın sandığı kadar çekici olmadığını anlamaya başlıyor. Şahane müzikleriyle de insanı kendine hayran bırakan Almost Famous, öznelerle yazarın kurduğu ilişkiye ve koyulması gereken sınırlara dair etkileyici bir örnek. 

Moulin Rouge! (2001)

1900 yılına bizi götüren Moulin Rouge! belki de Paris’in en coşkulu, en büyüleyici zamanlarını gösteriyor bize. Baz Luhrmann’a has dokunuşlar ise hem bu büyüyü daha da pekiştiriyor hem de bambaşka türde bir müzikalle buluşturuyor bizi. Burada her şey var: Vaudville, kabare, opera, rock, pop…

Bu bir aşk hikayesi… Mutsuz sonla biten, capcanlı renklerine inat yürekleri dağlayan bir aşkın hikayesi hem de. Evet, söz konusu Moulin Rouge! olunca ilk olarak akla gelen şey, bir yazarın yaratım süreci olmayacaktır elbette ama aslında tüm hikayeyi, başkarakterimiz Christian’ın yazdıkları üzerinden izliyoruz. Hikayenin başında her yazmaya oturduğunda hevesli ve heyecanlı bir şekilde gördüğümüz Christian sevgilisi Satine’i (Nicole Kidman) kaybedince kalbi kırık bir şekilde geçiyor daktilonun başına ve başlıyor bu efsane aşkı anlatmaya. O yıkıldıkça biz de kahroluyoruz, hele ki bu şiir gibi aşka Christian’ın kaleminden okuyup daha çok tanık oldukça. Ühüüü… Zor oluyor Christian’ın kendini toparlaması ama oturup da yazmasaydı tüm bunları, nasıl tanıyacaktı dünya o güzel Satine’i… (Evet, Misery’deki Annie gibi biz de hafiften devreleri yakmaya başladık galiba.)

Capote (2005)

Yazma sürecinde işlerin ne kadar zorlu bir hal alabileceğini anlatan ‘gerçek’ bir film… ”Gerçek” derken, yaşanmış olayları anlatıyor olmasından bahsediyoruz tabii. Film -adından da anlayacağınız üzere- 20. yüzyıl Amerikan edebiyatının en sağlam kalemlerinden biri olan Truman Capote’nin peşinden gidiyor ve onun artık bir klasik sayılan In Cold Blood romanını yazma sürecini anlatıyor.

Sene 1959. Gazetelerde Kansas’taki çiftliğinde öldürülen Clutter ailesinin kanlı sonunu anlatan haberler çıkıyor. Truman Capote de bir gazetede okuyor olan biteni ve büyük bir meraka kapılıyor. Olayların arka planında yaşananları araştırıp yazmak için yola çıkıyor. Yanında da çocukluk arkadaşı, Bülbülü Öldürmek romanının yazarı Harper Lee var. Önce tabii, olayı inceleyen dedektif tarafından geçiştiriliyor ama bir noktadan sonra yavaş yavaş ısınıyorlar birbirlerine. Dedektif Capote’ye, kurbanların olay yeri fotoğraflarını gösteriyor, onu cinayetlerin tekinsiz detaylarının tam orta yerine çekiyor. Ve bir gün birlikte akşam yemeği yerlerken katillerin yakalandığı haberi geliyor. Capote bir şekilde ne yapıp edip bu katillerle görüşmeyi başarıyor ve birkaç görüşmenin ardından katillerle garip bir bağ kurmaya başlıyor. Özellikle Perry Smith’in hayatı onu fena halde merakını tetikliyor… Ve bir dergiye birkaç makale halinde ileteceğini düşündüğü bu yazı serisi, katillerle gerçekleştirdiği görüşmelerin sonunda daha da derinleşiyor ve bir kitaba dönüşüyor. Çok kolay olmuyor tabii, Capote’nin bu süreçte hazırladığı notları 8.000 küsur sayfa. Bir de üstüne yaratım sürecinin zorlukları biniyor. En yakın arkadaşı Harper Lee’nin Bülbülü Öldürmek filminin büyük başarı elde etmesi Capote için de işleri pek kolaylaştırmıyor.

Yaşanmış olayların iç içe geçtiği Capote evet, In Cold Blood’daki olaylara da odaklansa da bir noktada asıl olarak bir yazarın araştırma ve yazma sürecini katman katman önümüzde açarak anlatıyor. Philip Seymour Hoffman, filmdeki Truman Capote rolüyle En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını almıştı.

editörün seçtikleri