Carey Mulligan ve önlenemez yükselişi
yazar: Gamze Akyol

Orada, burada, bi’ yerde… Carey Mulligan şu ara her yerde! Hem Promising Young Woman ile ödüllerde de favoriler içinde

Promising Young Woman’daki nefis performansı sayesinde adını bu sene sık sık duyacağımız bir isim Carey Mulligan. Üstelik kendisini yeni projelerle ekranlarda görmeye devam edeceğiz, haberlerini aldık. Hüzünlü bakışları, mahcup gülüşü ve nice hisleri ardında barındıran masumane yüz hatlarıyla oynadığı her yapıma ayrı bir güzellik katan Mulligan’ı övmenin tam zamanıydı, değerlendirelim dedik…

Babası bir otel işletmecisi, annesi ise bir akademisyen olan Carey’nin oyunculuk tutkusu küçük yaşlarda başlasa da, ailesinden bu konuda destek alamamış. Onun oyuncu olmasını değil, üniversiteye gitmesini, akademik olarak ilerlemesini istiyorlarmış çünkü. Ama Carey’nin dediğine göre içinde oyuncu olması gerektiğine dair çok güçlü bir his varmış ve bu hissi takip etmeyi tercih etmiş (iyi ki!). Ve 17 yaşında peş peşe üç farklı drama okuluna başvurmuş ama hiçbirinden kabul alamamış. Tam bu sıralarda okuduğu liseye bir film yönetmeni ve de senarist olan Julian Fellowes gelmiş konuşmacı olarak. Okul müdürüne gidip kendisini Fellowes ile tanıştırması için epey dil dökmüş Mulligan. Görüyorsunuz değil mi, ayağına gelen fırsatı nasıl da değerlendirmiş.

Ama büyük bir hevesle tanıştığı Fellowes ona destek olmamış başta, hatta “oyunculuk yapacağına bir avukatla evlen” gibi dahiyane bir öneride bulunmuş. Carey bu saçma cevaba rağmen tanıdığı tek ünlü olan Fellowes’un peşini bırakmamış ve ona birkaç tane mektup yollamış (bu arada Carey’nin hayatını resmen yolladığı mektuplar şekillendirmiş, ilerleyen kısımda tekrar değineceğiz bu konuya). Fellowes’un eşi Emma duruma el atmış en son. Evlerinde genç yetenekleri ağırladıkları bir akşam yemeğine davet etmiş Carey’i. Bu yemekte kendisinin ilk rolüne aracılık edecek olan kişiyle, oyunculuk ajansından bir asistanla tanışmış. Sonrası ise Carey için her şey çorap söküğü gibi gelmiş desek yeridir, biraz şansla çoğunlukla da yeteneğiyle kendisine güzel bir kariyer inşa etmeye başlamış.

Kariyerine herkese ilk işinde nasip olmayacak kalitede bir eserle başlıyor Mulligan: Pride & Prejudice. Zaten uyarlandığı kitap bir klasik, bu nedenle şanslı bir başlangıç diyebiliriz Kitty Bennet rolüne. Daha sonra ise yayınlandığı dönemde beğenilen ve de dikkat çeken birkaç dizide (mesela Bleak House) yan roller oynuyor Carey. Yer aldığı yapımlar her ne kadar iyi olsa da hep küçük roller oynadığı için pek dikkat çekmeyi başaramıyor. Ta ki Doctor Who dizisinin üçüncü sezonuna konuk olana kadar. Sadece bir bölümde Sally Sparrow karakterini canlandırmasına rağmen 2007 yılında Constellation Ödülleri’nin bilim kurgu türündeki en iyi kadın oyuncu ödülünü kazanıyor. Ufak bir ödül ama yine de adının duyulmasını sağlıyor. Asıl çıkışını ise 2009 yılında bu sefer başrolde olduğu An Education filmiyle yapıyor. Kendisine Oscar adaylığı getiren bu filmde çello çalan bir lise öğrencisini canlandırıyor Carey. Oscar ve Altın Küre ödüllerinden eli boş dönse de ilk Bafta’sını kapıyor 2010 yılında. An Education’daki Jenny karakterine zaten sahip olduğu çocuksu masumiyeti cuk oturduğu için, rolünü epey sahici canlandırıyor. Yine de hakkını yemeyelim, kendisi sahip olduğu bu avantajı ziyan etmemiş hatta üstüne katarak karakterine çok iyi bir şekilde hayat vermiş.

Bundan sonra artık yükselişini sürdürür diye beklerken yine birkaç filmde yardımcı rollerde görüyoruz kendisini. Johnny Depp’in başrolde olduğu Public Enemies’de, Natalie Portman ve Jake Gyllenhaal’ın da yer aldığı Brothers gibi beğenilen filmlerde rol alıyor. Never Let Me Go, Drive, Shame, The Great Gatsby ve Far from the Madding Crowd filmlerindeki performansları da beğenilse de birçok ödül mecrasından sadece adaylık alabiliyor. Ama bu durum Carey’in çoğunlukla ortalama üstü işlerde yer almasına mani olmuyor.

Mesela Meryl Streep ve Helena Bonham Carter’ın da yer aldığı, 20. yüzyılın başlarında geçen ve kadınların hakları için mücadele verdiği olayları anlatan Suffragette filminde başrolde izliyoruz Mulligan’ı. Adından da anlayacağınız üzere, kadınların sadece belli başlı işlerde çalışabildiği, seçme ve seçilme haklarının olmadığı, tek başlarına kütüphanelere bile giremedikleri yıllarda haklarını aradıkları Süfrajet hareketini anlatan güçlü bir film. Bu filmde kendi halinde bir çamaşırcı olan, sürekli kocası ve de çevresindeki erkekler tarafından sindirilmeye çalışan bir kadını canlandırıyor Carey. Başlarda durgun ve de suskun olan bu karakteri ateşli bir eylemciye dönüştürme işinin altından gayet güzel bir şekilde kalkıyor. Bu arada küçük bir magazin: filmin vizyona girdiği yıl yani 2012’de Mumford & Sons grubunun esas adamlarından Marcus Mumford’la evleniyor Carey hatta ilk çocukları da o yıl doğuyor.

Bu yazıyı yazarken doğal olarak Mulligan hakkında epey araştırma yaptık, ama kendisinin diğer ünlülere kıyasla o kadar stabil bir hayatı var ki hayranlıkla ve bir miktar şaşkınlıkla okuduk hakkındaki haberleri. Bazı isimlerle (örneğin Jake Gyllenhall) anılsa da aşk hayatını hep gizli tutmayı başarabilmiş ve tamamen kariyerine odaklanmış. Bu nedenle özel hayatıyla ilgili 2011 yılına kadar gerçek olduğu doğrulanan pek bir haber yok. 2011 yılında ise ”bilinen” ilk ciddi ilişkisini Marcus Mumford ile yaşamaya başlıyor. Hani başta mektup konusuna değineceğiz demiştik, işte Carey hayatının aşkıyla da mektuplaşarak tanışmış. Marcus ve Carey çocukken birbirlerine mektuplar yazarlarmış. İkisinin de ailesi muhafazakar ve dindarmış, küçükken ikisi de zorla dini eğitim veren kamplara gönderilmişler. İkisi de daha özgürce hareket edebilecekleri ve hayallerinin peşinden gidecekleri günleri heyecanla bekleyen iki gençmiş. Bu durum birbirlerini daha iyi anlamalarını sağlamış tabi. Bir süre birbirlerinin mektup arkadaşı olan çiftimiz yüz yüze tanışmamışlar hiç, bir yerden sonra aralarındaki bağlantı kopmuş. Kaderin cilvesiyle, yıllar sonra bir partide karşılaşmışlar ve o gün bugündür hâlâ birlikteler. 

Mulligan 2015 yılında ikinci çocuğuna hamileyken Collateral isimli mini dizide oynuyor. David Hare tarafından yazılan ve S. J. Clarkson tarafından yönetilen bu mini dizinden teklif aldığında beş haftalık hamile Carey. Hamileliğini bir dezavantaj olarak görmeyen, hatta hamile kadınların da gayet işlerinde çalışmaya devam ettiklerini göstermek adına bu durumu bir fırsat olarak gören yapım ekibi Carey’i dahil etmekten çekinmiyor kadroya. Zaten dört bölümlük bir dizi olduğu için, Carey’in hamileliğinin yedinci ayında çekimler bitiyor. İngiltere’ye iltica eden Suriyeli bir pizza servis elemanın öldürülmesini araştıran dedektif Kip’e hayat veriyor Mulligan burada.

Evet, gelelim en sonunda Carey’e hak ettiği övgüleri ve ödülleri kazandıracağına inandığımız ve de umduğumuz Promising Young Woman filmine. İzleyenlerin bir süre etkisinden çıkamadığı Emerald Fennell’in bu filmi hakkında detaylı bir yazı yazmıştık zaten. Filmin etkileyiciliğinin en önemli sebeplerinden biri Mulligan’ın performansı şüphesiz. Kendisine canlandırabileceği oldukça geniş bir duygu yelpazesi sunan Cassandra karakterinin attığı bu pası gole çevirmiş Mulligan. Cassandra’nın dinmeyen acısının ve intikam arzusunun ona nasıl yük olduğunu film boyunca Carey’in üzerinde taşıdığı huzursuzlukta sezebiliyoruz. Bizce kariyerinin şu ana kadarki en iyi performanslarından birini Promising Young Woman’da sergiledi Mulligan. Eğer vasat bir performans sergileseydi zaten eleştirmek için hazırda bekleyen birçok kişiye büyük bir koz vermiş olacaktı. Örneğin filmin ilk inceleme yazılarından biri Variety dergisinde yayınlandı. Dennis Harvey bu yazıda, film hakkında eleştirecek bir şey bulamamış olacak ki, Culligan’ı bu femme fatale rolü için yeterince ateşli bulmadığını, kendisinin kötü bir drag gibi giyindiğini söylemiş (sene olmuş 2021, hâlâ uğraştığımız söylemlere bakın) Mulligan da bu eleştiriye sinirlenmiş doğal olarak. “Eleştirinin yapıcı olması gerektiğine inanıyorum. Film hakkında yazıyorsanız sanata ve de performansa odaklanmalısınız, bir oyuncunun görünüşüne ya da kişisel tercihlerinize değil” demiş. Bu nedenle her ne kadar büyük bir dergide yayınlansa da bu eleştirinin makul olarak kabul edilemeyeceğini söylemiş. Sonuna kadar haklı bulduk biz Mulligan’ı. Variety de öyle düşünmüş olacak ki bu açıklamalardan sonra yazıya Carey’den kullanılan bu dil ve imalar için özür diledikleri bir not eklemişler. Keşke bir özürle affedilecek konular olsa bunlar ama değil maalesef…

Mulligan’ı son olarak bir de Netflix’in Ocak ayında yayınladığı The Dig filminde Ralph Fiennes ile birlikte izledik. Filmin durağan havasına çok yakışmış, karakterini tüm asaletiyle taşımış yine. Kendisinden daha yaşlı bir karaktere hayat veren Mulligan, bu durumu hareketlerine hatta bakışlarına bile işlemiş. İngiltere’de yapılan en meşhur Anglosakson keşiflerinden birini yani Sutton Hoo’nun gemisinin bulunmasını anlatan bu film gerçeklere dayanıyor. Mulligan, kazının yapıldığı arazinin sahibi Edith Pretty’i canlandırıyor. Filmin arkeoloji meraklılarına ayrı bir keyif vereceği ortada ama oyunculuklarıyla ve dinginliğiyle herkesi tavlama potansiyeli taşıdığını söyleyebiliriz.

Mulligan’ın 2021’de yer alacağı yapımların haberini aldığımızı söylemiştik. Biraz da onlardan bahsedelim. Bradley Cooper’ın yazıp yöneteceği ve de başrolünde yer alacağı Maestro filminde rol alacak Carey. Maestro, 1990 yılında aramızdan ayrılan Amerikalı orkestra şefi Leonard Bernstein’ı anlatan biyografik bir film. Carey ise Bernstein’in 27 yıl boyunca evli kaldığı eşi Felicia Montealegre’ye hayat verecek. Zorluklarla ve de başarılarla dolu bir yaşamı olan Bernstein’in Montealegre ile de karmaşık bir ilişkisi varmış, Cooper’ın bu ilişkiyi epey kurcalayacağını tahmin ediyoruz. A Star is Born’dan daha iyi olmasını umduğumuz bu filmin çekimleri Nisan ayında başlıyor. Mulligan’ın rol alacağı kesinleşen bir başka yapım ise Yunan yönetmen Christos Nikou’nun ilk İngilizce filmi olacak olan Fingernails. Başrol Anna karakterini Mulligan’ı düşünerek yarattıklarını söylüyor Nikou. Fingernails’in yapımcılığını ise son yıllarda oyunculuk kariyerinde erişemediği bir tek Primetime Emmy ödülleri kalan Cate Blanchett yapacak. Geçtiğimiz yıl Emmy’nin En İyi Kadın Oyuncu (mini dizi/tv filmi) kategorisine Mrs. America’daki rolüyle aday olsa da, ödülü Watchmen’den Regina King kazanmıştı. Blanchett’in sayfalarca anlatılacak bir kariyeri var, en iyisi biz Mulligan’a geri dönelim.

Oynadığı ilk ve son filmlerine biraz göz gezdirdiğinizde bile kendisini ne kadar geliştirdiğini fark edebileceğiniz, kendine has bir şekilde her sahnenin duygusunu yüzüne (bilhassa gözlerine) yansıtabilen bir oyuncu Carey. Henüz daha 35 yaşında olan İngiliz aktris altın yıllarına giriş yaptı desek yanlış olmaz herhalde. Kazandığı ivmeyle ismini çok daha yukarılara taşıyacağını ve de bunu hakkıyla yapacağına inancımız tam. Skandalsız özel hayatıyla, tatlı İngiliz aksanıyla, toplumsal olaylara duyarlılığıyla ve tabii ki gözlerimizi alamadığımız oyunculuğuyla kalbimizde yeri bir başka olan Carey Mulligan’ı göklere çıkarmayalım da n’apalım? Carey Mulligan Carey Mulligan Carey Mulligan Carey Mulligan