Yazar: Seden Mestan
30 Nisan 2021
Dijital platformlarda nostalji: ”Geçmiş” geçmişteyken güzel, remake’lerde değil

Nostalji dijital platformlarla başlamadıysa da dijital platformlar tarafından beslenen bir mevzu oldu son birkaç yılda. Evet, biz izleyici ya da tüketici tarafında nostalji her zaman işleyen bir formül olacak. Çünkü bir şekilde eskiyi tekrar tekrar ziyaret ediyoruz zaten. Ama yapımcıların ve yaratıcıların geçmişi yeniden canlandırıp onlar üzerinden ekonomik planlar yaptığını görünce de öfkeden hafif bir ateş basmaya başlıyor. Geçmişte popüler kültürde yarattıkları etkiye, o kült hallerine ihanet eden onlarca canlandırma da gördük çünkü. Biz bildiğimiz sularda yüzdüğümüz için sevmiştik nostaljiyi; tutturulmuş formüllerin çuvallamasını görmek için değil.

Etrafımdakiler büyük bir heyecanla yeni çıkan dizilere dair fikirlerini paylaşırlarken genelde şöyle çaktırmadan uzaklara bakarak gülümsemeye ya da sessizliğimle, oradaki varlığımı unutturmaya çalışıyorum. Genellikle de işe yarıyor gibi. ”İşim gereği” izlemişimdir sanıyorlar. Bazen spoiler gelecek gibi olunca ya da ısrarla dizi hakkında bir soru sorulunca en agresif halimle patlatıyorum itirafı tabii: ”Hayır o diziyi henüz izlemedim.” Karşılığında da şaşkın ifadeler… Oysa ben uzaklarda, çok uzaklardayım, 2000’lerin ilk 10 yılı içerisinde bir yerlerde… Buraya nasıl düştüm, her şey ilk nasıl başladı çok da hatırlamıyorum. Sonra konuşup dertleştikçe fark ediyorum ki başkaları da burada. Evet, karantinada düştüğümüz o binge watch çukurunda işleri büyütüp 2000’ler dizilerine saranlardanız biz. Nostaljinin sıcak kollarına tutunmuş; dışarısının belirsizliklerine inat, geçmişin o bildiğimiz yollarında gidip duruyoruz. Gündüz. Gece. Bir gün bir bakmışım Stars Hollow’dayım, öbür gün Pawnee’de… Her şey çok hızlı gelişiyor ama şikayetçi değilim. Hele ki koltuk başından bile kalkamadığımız şu günlerde.

Nostaljinin yarattığı müthiş bir konfor alanı var. Hele ki belirsizliklerin hakim olduğu pandemi döneminde eski diziler de harika birer sığınak gibiler. Bir de tekrar tekrar izlediğiniz bir diziyse, beyninizi minimum düzeyde çalıştırarak daha da keyif alacak hale gelebilirsiniz hayattan. Neler olacağını biliyorsunuz; defalarca görmüş, duymuş, dinlemiş de olabilirsiniz. İç sıkan şeyler karşısında insanı yormayan, söyle bir sakinleştiren eğlenceli bir formül hepsi de. İngilizcede daha çok karbonhidrat ağırlıklı, insanı yerken mutlu eden, hatta bazen nostaljik hislerle de rahatlatan yemeklere comfort food, bu yiyecekleri yeme eylemine de comfort eating deniyor 🙂 İnsanı aynı hislerde buluşturan dizi ve filmleri izlemeye de comfort watching diyebiliriz muhtemelen.

İzleyici tarafındaki bu eskiye merakı dijital platformlar da çok iyi değerlendiriyor bir süredir. Amazon Prime eski kült dizilerin lisanslarını alarak çok sağlam bir giriş yapmıştı Türkiye’ye. The Office’ten X-Files’a, The Office’ten Heroes’a kadar uzanan bir seçkiden bahsediyoruz. Televizyonda izlediklerimizin seyrini değiştiren onlarca yapım… HBO Max de Netflix tarafında da orijinal yapımlar kadar ”eskiye” yönelik ciddi yatırımlar söz konusu. Hatta bu eski yapımların telif hakkını almak için milyonlarca dolarlık yatırımlar yapıyor Netflix. Hatta bu konu hakkında yazılmış bir kitap bile söz konusu; Netflix Nostalgia: Netflix Nostalgia: Streaming the Past on Demand (Remakes, Reboots, and Adaptations). Adından da anlayacağınız üzere, son yıllarda giderek yükselen bu nostalji merakı ile Netflix’in hamlelerini inceleyen bir kitap bu. Netflix’in bu nostaljinin farkında olup buna yatırım yaparken, hali hazırda olan bu nostaljiyi daha da beslediğini söylüyor yazarlar. Nostaljiyi yaratanın sadece Netflix değil elbette. Sadece seyir alemlerini kapsayan bir nostalji halinden bahsetmiyoruz çünkü; bu müzikte de var, modada da… Netflix ise bunu alıp seyir alışkanlıklarımıza taşıyor. Sadece eski dizileri yayınlamakla da kalmıyor üstelik. Hatırlarsınız mesela, Gilmore Girls’ü yıllar sonra yeni bölümlerle ekrana taşımıştı platform. Dizinin fanatikleri için hayalden de öte bir buluşmaydı muhtemelen. Hem de garanti bir formüldü; çıkan sonuç iyi de olsa kötü de, hazırda bir izleyici kitlesi vardı ve merakla her şeyi almaya hazırdı bu kitle.

İşte reboot, remake derken etrafı saran bu yeniden yapımların işi tatlı bir nostalji olmaktan çıkarıp kafa karıştırıcı bir hale getirmesi de yapımcıların ”her şeyi almaya hazır” olarak görülen kitleyi hafife alması. Takipçisi oldukları bir yapımı yeni formüllerle cilalayıp yeniden sunmak onlar için her açıdan garanti bir formül çünkü. Oysa burada izleyiciye ve eski günlere bir ihanet de söz konusu. Hikayenin orijinaline de… Yine Gilmore Girls’ten bir referansla, dizide Jess’i canlandıran Milo Ventimiglia şöyle demişti bir röportajında, ki her şeyi özetliyor gibi: ”Geçmişte parçası olduğum her şeyi yeniden canlandıracaklarına dair bazı söylentiler duyup duruyorum. Heyecan verici bence… Ama bazen de artık fazla olduğunu düşünüyorum. Bu karakterlerle anlatılacak bir sürü hikaye daha var, ama diğer taraftandan da bu karakterlerin bazıları biz aktörler için on küsur yıl öncesinde kaldı. Dört yeni filmle birlikte Gilmore Girls’e döneceğim için heyecanlıydım ama artık benim için yeterli. Anlatılacak tüm hikayeler bitti. İzleyicinin ve dizinin hayranlarının o dünyadan yeniden bir parça tatmaları bence harika bir şeydi. Ama aynı zamanda, insanların o kadar da açgözlü olmaması lazım.”

Adam yılmış. ”Açgözlülük” konusundaki vurgusunda ise son derece haklı. Bu hem izleyici hem de yapımcılar ve platformlar tarafında da geçerli…

Hele ki son günlerde peş peşe gelen ”yeni” yapım haberlerinde insanın kalbini sıkıştıran bir şeyler var.

2021’e Sex and the City’nin onca sene sonra devam bölümlerinin geleceği haberiyle başlangıç yapmıştık. Hem de dizinin belki de geçerliliğini asla yitirmeyen tek karakteri Samantha olmadan! Yeni yıla nasıl başlarsak öyle geçermiş misali, televizyon dünyasından remake ya da reboot diye adlandırabileceğimiz bir sürü yeniden yapım haberi gelmeye devam etti. How I Met Your Mother’ın anneli versiyonu How I Met Your Father’dan tutun da 90’ların kült gençlik filmi She’s All That’in ikili cinsiyetler üzerinden oyunlu versiyonu He’s All That’e kadar… Bu arada evet, bu cinsiyet oyunları da geçmiş yapımlara heyecan katmak için sıkça kullanılan bir formül oldu. Mesela Nick Hornby’nin High Fidelity’si diziye uyarlanırken erkek baş karakter yerine Zoë Kravitz’in canlandırdığı kadın baş karakterle ilerlenmişti. Game of Thrones spin-off’larına, Yüzüklerin Efendisi dizisine falan hiç girmeyelim bile. Hele Game of Thrones spin-off’ları (çoğul ekine dikkat) uzun bir süre yakamızı bırakmayacak gibi. Ama yine tüm bunların arasında en yenilikçi onlar olacak gibi. Aynı hikayeyi, karakterleri pişirip pişirip önümüze sunmayacaklar çünkü. Bambaşka zamanlara geçen bir mitoljinin parçası onlar.

Bir de tabii şöyle bir durum var: Remake ya da reboot için seçilen yapımların çoğunun belli bir döneme ait olması… Romantikçe bir açıklamamız var ama… Anne-babalarının jenerasyonuna göre “büyüme” konusunda daha hevessiz olan milenyallerin yani Y kuşağının hayattaki tüm ilerlemelere rağmen çocukluklarından kopamayışları ve hatta, yaş almış olduklarını içten içe reddetme çabaları onları büyüdükleri yıllara daha bağlı kılıyor muhtemelen. Popüler kültür de bu nostalji sevdasını fark etmiş olmalı ki en çok 1980’lerde ve 1990’ların ilk yıllarında doğmuş olan bu kuşağa hitap edecek malzemelerle geliyor. Yani pazarın büyük bir kısmını oluşturan kitleye. Z kuşağına nostalji yaratmak için de ünlü TikTok ya da YouTube videolarını tekrar çekecekler herhalde. (Kesinlikle How I Met Your Father’dan daha heyecan verici bir proje olur.)

Bu noktada belki de Friends’in yapımcılarına teşekkür etmek gerekiyor. Yıllarca bu reboot söylentileri dolaşsa da hiç o sulara girmediler. Evet, çok yakında bir Friends buluşması izleyeceğiz ama bu dizinin yeniden çekilmesinden ziyade eski günlerin yadedileceği, bir nevi belgesel gibi bir proje olacak. Yani karakterlere değil, karakterlerle güleceğiz, ki hepsini oyuncularıyla birlikte çok seven hayranları için müthiş bir haber. Geçmiş, geçmişte kalacak yani…

Sinema dünyasında da değişen bir şey yok, hatta orada bir de devam filmleri çılgınlığı var. Hollywood gerileme çağında sırtını süper kahraman filmlerine dayamışken hikaye anlatıcılığında da fena bir çıkmaza düşmüş gibi. Yani mesela Indiana Jones’un, beşinci filmi için çalışmalar hızlandırıldı, daha önce bahsetmiştik. En son da Oscar töreninde Steven Spielberg’ün çektiği yeni West Side Story uyarlamasının fragmanını izlemiştik. Bildiğimiz hikayeler, farklı anlatımlarla yeniden karşımızdaydı anlayacağınız.

Müzikte ise bu nostalji rüzgarını birkaç yıl önce tetikleyen yine sinema oldu aslında. Dediğimiz gibi hikaye bulmakta zorlandıklarından olsa gerek, rock yıldızlarının biyografilerine sarmışlardı. Bohemian Rhapsody ile bu formülün tuttuğunu da gördüler. Sonra devamı geldi ve devam edecek gibi. Haliyle 2018 bu açıdan eski rock yıldızlarını sıkça yadettiğimiz bir yıldı. Ondan önce de kavga dövüş ayrılan grupların yeniden bir araya gelip konser vermeye başladıklarını duyup sevinirdik, eski aşklar küllenirdi. Dediğimiz gibi, nostalji garantiydi ve peşinden gidilirdi. Neyse ki şimdilik durdu gibi bu. Bir ara kalp sıkışması yaratmaya başlamıştı. Ha bu sayede geçmişte kaldığını sandığımız pek çok grubu sahnede görme şansımız da olmuştu tabii. Yine bir şekilde hâlâ geçmişte sayılırlardı da fiziksel olarak karşımızdalardı…

Televizyon alemine dönecek olursak… Geçmişe gidip durmanın bir diğer sebebi de bu dizilerin yarı yolda kesilmeyeceğini, sizi hikayenin sonuna kadar götüreceğini bilmenin verdiği gönül rahatlığı… Karakter gelişimleri ve her sezonda daha da güçlenen hikayeleri eski klasikleri bu kadar vazgeçilmez yapan bir diğer özellikleri. Şimdilerde karakter gelişimi de pek kalmadı televizyonda çünkü iki sezonun üzerine çıkan dizi yok neredeyse. Mini diziler, bölümlere ayrılmış birer film gibi az ve öz bir şekilde sunuluyor bize mesela. Hem bazen hikaye öyle gerektirdiği için, hem de bir sonraki sezona hazırlık gibi bir süreç olmadığı için yine garanti ve zahmetsiz görülüyor.

Ya da yine Netflix, bir-iki sezon sonra bir diziyi reytinglerine göre değerlendirerek çat diye iptal edebiliyor. Bu da hikaye ve izleyici arasındaki o bağa bir ihanet aslında. Anlattıkları hikayeler ve yarattıkları karakterlerle izleyicinin dünyasına giriyorlar ve bunları sırf reytingler düştü diye izleyicinin önünden çekebiliyorlar; yine, elbette, ”ekonomik” bir hareket ve izleyiciye karşı bir ihanet işte. Tüm o karakterlere ne olduğu, hikayenin nasıl biteceğini görmek hakkımız değil mi? Oysa birinci sezondan sonra kendini toparlayan, başta reytingleri düşse de sonrasında müthiş bir karakter gelişimiyle adını kültler arasına yazdıran pek çok dizi var televizyon dünyasında. (Mesela The Office‘i ilk sezonu pek tutmadığı için ekrandan kaldırmayı düşünmüş kanaldakiler ama sonra bakmışlar ki Steve Carrel gümbür gümbür geliyor, diziyi devam ettirmişler. Biliyorsunuz sonrasında orijinalini bile geçti bu uyarlama…)

The Office demişken, şimdi bu yazı bitince, Parks and Recration’a gömüleceğim yine. Mesela muhteşem karakter gelişimine bir diğer örneklerden… Absürt komedide de insanı kurtaran bir şeyler var şu günlerde. Sonra hangi diziye geçeceğim ise büyük bir soru işareti…

Evet, biz izleyici ya da tüketici tarafında nostalji her zaman işleyen bir formül olacak. Çünkü bir şekilde eskiyi tekrar tekrar ziyaret ediyoruz zaten. Ama yapımcıların ve yaratıcıların geçmişi yeniden canlandırıp onlar üzerinden ekonomik planlar yaptığını görünce de öfkeden hafif bir ateş basmaya başlıyor. Geçmişte popüler kültürde yarattıkları etkiye, o kült hallerine ihanet eden onlarca canlandırma da gördük çünkü. Biz bildiğimiz sularda yüzdüğümüz için sevmiştik nostaljiyi; tutturulmuş formüllerin çuvallamasını görmek için değil.

Bu sözü de buraya yazalım lütfen.

editörün seçtikleri