Issızlığın ortasında yeşeren bir yasak aşk: The World to Come film incelemesi
yazar: Gamze Akyol

Jim Shepard’ın çok beğenilen aynı isimli kısa öyküsünden beyaz perdeye Mona Fastvold yönetmenliğinde uyarlanan The World to Come, dünya prömiyerini geçtiğimiz yıl yaptı. 2 Mart itibariyle de bazı dijital platformlarda yerini aldı. Bu dönem filmi, son yıllarda hayranlıkla izlediğimiz Vanessa Kirby’nin Katherine Waterston ile başrolde olması sebebiyle radarımıza girmişti zaten. 19. yüzyılda geçen filmimiz, bize nefis pastoral manzaralar eşliğinde, dönemin atmosferiyle sarmalanmış yasak bir aşk hikayesi sunuyor. Takdir edilesi yönleri olmasına rağmen yer yer hayal kırıklığı da yaşatan, sonuyla yüreğimizi dağlayan bu kuir dönem filmine “Nefrete inat, yaşasın hayat” mottomuzdan da güç alarak dadanıyoruz.

Günümüzden birkaç yüzyıl öncesinde geçen, iki kadın arasında yaşanan yasak bir aşk hikayesi… Size de bir yerlerden tanıdık gelmiştir. Evet, Céline Sciamma’nın şahane filmi Portrait of a Lady on Fire. Sciamma’dan önce de benzer temalar işlenmişti elbette (örneğin, Carol). Ama Scimma ortaya koyduğu büyüleyici sanat eseriyle, sinema sektörünü peşinden sürükledi diyebiliriz. Önce Ammonite’de şimdi de The World to Come’da, Sciamma’nın kullandığı formülün ufak eklemeler/çıkartmalarla tekrarlanmaya çalışıldığını görüyoruz. Ama üzgünüm, ne sinematografik yönden ne de kurgu yönünden Portrait of a Lady on Fire’a yaklaşamamış bile bu iki film de. Onun için kıyaslamadan bir inceleme yapmaya çalışmak daha doğru olacak sanırım.

77. Venedik Film Festivali kapsamında, LGBTİ+ filmlerine verilen Kuir Aslan ödülünü kazanan The World to Come’ın konusundan biraz daha bahsedelim… 1800’lü yılların ortalarında, Amerika’nın ıssız doğu kıyılarında yaşayan iki komşu çiftin sıradan yaşantılarını izliyoruz aslında. Bu iki çiftin de evliliklerinde benzer sorunlar var, kimse mutlu değil tam olarak. Film odağına esas olarak, bu ilişkilerde belki de daha mutsuz olan tarafları yani kadınları alıyor. Zamanın zorluklarıyla, geçim derdiyle, kocalarına “iyi bir eş” olmakla ve her dönemde manasız bir şekilde kadınlar üzerinde kurulan baskılarla sınav veren Abigail ve Tallie, bu ortak noktalar etrafında şekillenen karmaşık bir ilişki içerisinde buluyorlar kendilerini. Bir süre iki taraf da bu ilişkiyi tanımlamaya çalışsa da, arkadaşlıktan öteye geçen duygularına karşı koyamıyorlar. Sonrasında Tallie’nin hayatında yaşanan beklenmedik gelişmeler ve iki tarafın da evli olması çiftimizin ilişkilerini çıkmaza sokuyor. Filmin sonu ise izleyicide farklı duygular yaratıyor; acı veriyor, kızdırıyor, ağlatıyor…

Bu filmle de bir kez daha gördük ki, bu senenin tüm prestijli ödül mecralarından Pieces of a Woman’daki performansıyla adaylık kazanan Vanessa Kirby’i övmekte sonuna kadar haklıyız. Katherine Waterston’ın hayat verdiği Abigail’in utangaç, ürkek ve durgun hallerini kendine has karizması ve yeteneğiyle çok rahat bir şekilde dengelemiş Kirby. Film, bu sayede çok daha izlenilebilir olmuş kesinlikle. Ama maalesef bu denge filmin ortalarından sonra bozuluyor ve bir daha toparlanamıyor. Yani aslında çok lirik ve de akıcı bir şekilde başlayan The World to Come’ın temposu zamansız ve ani bir şekilde düşüyor, bu durum bizim ruh halimizi de etkiliyor.

Onun dışında, filmin Abigail’in günlüklerinden yola çıkan edebi bir anlatıma sahip olması ve onun Tallie ile tanıştıktan sonraki duygu değişimlerine anbean tanık olmamız bizi hikayenin içine çeken bir unsur oluyor. Ayrıca Abigail-Dyer çiftiyle birlikte gündelik işlerin arasında gidip gelmemiz, arka plandaki hayvan sesleriyle, mevsimlerin belirgin karakteristik özellikleriyle birlikte dönemin atmosferini destekleyerek gerçekçiliği artırıyor. Bu arada bu şahane gerçeklik Romanya’nın milli bir parkında yaratılmış. The World to Come’ın ince ince işlenmiş hayranlık uyandıran setleri, prodüksiyon tasarımcısı Jean Vincent Puzos tarafından sıfırdan inşa edilmiş. Son olarak da oyuncu kadrosuyla ilgili küçük bir bilgi verip spoiler kısmına geçeyim: Filmde Christopher Abbott tarafından canlandırılan Finney karakteri için başta Jesse Plemons ile anlaşılmış. Ama Plemons çekimler başlamaya yakın filmde rol almaktan vazgeçmiş ve yerini Abbott doldurmuş. Sanki, iyi de olmuş. Bu ufak bilgilendirmeden sonra artık spoiler kısmına dalalım birlikte.

Spoiler geliyor…

İlk dakikalardan itibaren Abigail-Dyer çiftinin ilişkisinin dinamiği çabucak çözülüveriyor. İkili arasındaki uçurumun sebebinin, kızlarını yakın bir zamanda difteriden kaybetmeleri olduğunu anlıyoruz. İlişkilerinin heyecanlı zamanlarını da (tabi yaşandıysa) çoktan geride bırakmışlar zaten, üzerine vakitsiz gelen evlat acısıyla hayatları iyice renksiz ve kırılgan bir hal almış. Ama Abigail’in en azından kağıda kaleme tutunmasıyla ve bir atlasla da olsa dünyayı tanımaya olan merakıyla daha canlı olan taraf olduğunu hissediyoruz. Dyer ise ara ara yoklayan hastalıkları sebebiyle kendini iyice işe yaramaz görüyor ve bu “eziklik” hissi, onun hayattan aldığı azıcık tada bile mani oluyor.

Issızlığın ortasında yaşayan bu çiftin dışında gördüğümüz tek insanlar, kiliseden dağılan topluluk oluyor. Bu topluluğun içinde diğer çiftimiz Finney ve Tallie’yi görüyoruz. Abigail ve Tallie’nin ilk göz göze geldiği anlara şahit oluyoruz sonra. Abigail’in yüzünde gördüğümüz ifade ağırlıklı olarak tereddütlü bir merak gibi duruyor, Tallie’de ise daha cesur bir heyecan var. Ve bu bakışmadan kısa bir süre sonra da Tallie tanışmak için ilk adımı atan taraf oluyor. Abigail’in yüzünde de ilk defa utangaç bir gülümseme görüyoruz böylelikle. İlk küçük sohbetleri bile aslında bu iki kadın hakkında bize çok şey anlatıyor. Tallie’nin sevecen ifadesiyle birlikte gözlerini Abigail’e dikerek konuşması, Abigail’in bir süre Tallie’yi gizli gizli süzmesi gibi detaylar karakterlerini gözler önüne seriyor. Dyer’ın gelişiyle bölünen bu çay sohbeti bundan sonra da sık sık bu şekilde bitiyor. Çünkü iki kadın da birbirlerinin dört duvar arasına sıkışmış yalnızlıklarına deva oluyorlar ve bu arkadaşlıktan son derece memnunlar. Geçen zamanı ve gerçek dünyayı onlara hatırlatan tek şey Dyer’ın eve geliş sesi oluyor.

Daha ilk konuşmalarında toplumca bir eksiklik olarak görülen “çocuksuz kadınlar” olarak birbirlerini anlamaya başlayan ikili, sonraki buluşmalarında da beraber yaptıkları gündelik işler sırasında birbirlerini daha iyi tanımaya başlıyorlar. Abigail’in de Tallie’nin de kocalarına aşık olmadıklarını, “dönüşü olmayan bir yol” olarak gördükleri evliliklerinde mutsuz olduklarından emin oluyoruz. Abigail, Tallie’nin sorguladıklarıyla büyülenmeye ve de genelde kendine sakladığı fikirleri açıkça konuşmaya başlıyor. Bu durum belki de, Dyer’ın da suskunluğunu göz önünde bulundurursak, Abigail’in en çok ihtiyaç duyduğu aktivitelerden biri. Ve Tallie bu ihtiyacını gidermek için can kulağıyla onu dinlemeye hazır.

Bir akşam yemeğinde buluşan çiftlerimizin sofrasına konuk olunca, Tallie’nin eşi Finney’le de tanışma fırsatı yakalıyoruz. Finney ile Dyer’ın mizacının ne kadar farklı olduğu göze çarpıyor hemen. Finney, Dyer’ın aksine dininin “gerekliliklerine” daha bağlı, sabit fikirli ve de baskıcı biri. Zaten ilerde Tallie’nin de yakındığı bu durum, başlarına bazı dertler açacak. Neyse, bu geceden sonra artık rutinimiz iyice oturuyor: Dyer evden çıkar, Tallie eve girer. Dyer eve gelir, Tallie gider. Abigail de bu durumdan gayet memnun bir şekilde, artık saklayamadığı bir heyecanla Tallie’nin yolunu gözlemeye başlıyor. Doğum gününde Dyer’dan istediği hediyenin, yani bir atlasın Tallie’den gelmesi bizim için küçük Abigail için büyük bir jest. Dyer’dan gelen hediyeler ise bir paket kuru üzüm, bir dikiş seti ve bir kutu sardalya…

Bu tür inceliklerle de görüyoruz ki Abigail-Tallie ilişkisini besleyen en önemli şey aslında iki kadının da daha önce kimse tarafından böyle anlaşılmamış, anlaşılmaya zahmet edilmemiş olması. Aralarındaki çekimin de etkisi yadsınamaz tabii ki. Günden güne artan bu çekim, sert bir kar fırtınasıyla sekteye uğruyor. Bize de oldukça sahici bir şekilde yansıtılan bu kar fırtınasına yakalanan Tallie bir süre Abigail’i ziyaret edemiyor. Bu arada Abigail’in Tallie’yi görmeden geçen günlerinde yazıya döktüğü hislerinden de bu dostluğun aşka evrilmeye başladığı anlıyoruz artık.  Ama Abigail, Tallie’nin yokluğunda tekrar hissetmeye başladığı yoğun yalnızlık hissini Dyer’la bertaraf etmeye çalışıyor bir süre. Dyer da bunun için kullanıldığının gayet farkında. Haşin bir kışı atlattıktan sonra ise Tallie’yi tekrar tepenin başında, Abigail’e doğru gelirken görüyoruz. Birbirlerini epey özledikleri bu ayrılığın ardından ikilinin ilişkileri ivme kazanıyor. İki kadın da birbirlerine duydukları aşka kapılıp gidiyorlar. Kendilerini birer çiftlik çalışanı olarak, çiftliği de birer “kafes” olarak nitelendiren konuşmalarında da açıkça görüyoruz ki, ikisi de birbirlerinin hayatına neşe, heyecan ve en önemlisi de sevilme hissini kattılar. Ve bu bariz değişim artık hem Dyer’ın hem de Finney’ın gözüne batıyor. Çünkü eşleri, “kadınlık vazifeleri”nden geri kalıyorlar. Finney, Tallie’ye karşı üstü kapalı tehditlere başlıyor bile. Eşlerini zehirleyen kocaların haberlerinden bahsediyor Tallie’ye. Dyer ise gerçekten sevdiği karısı Abigail’i uzun zamandır böylesine mutlu görmediğinin farkında, belki de bu nedenle içi içini yese de sessiz kalıyor bu ilişkiye.

Finney’ın Tallie’ye uyguladığı ambargo sebebiyle Abigail’le olan ilişkileri bıçak gibi kesiliyor. İşte filmin amansız tempo düşüşü de burada başlıyor. Abigail, Tallie’ye ulaşmayı denese de bir türlü bunu başaramıyor, başarsa bile yalnız kalamıyorlar. Tallie belli ki hem kendi hayatından hem de Abigail’in hayatından endişe duyduğu için uzaklaşmaya mecbur kalıyor. İlk anından beri arka planda Abigail’in düşünceleri eşliğinde ve Tallie’nin yolunu gözlediği küçük penceresinden izlediğimiz filmimiz, bize de içinden çıkılması güç çelişkiler ve de huzursuzluklar hissettirmeye başlıyor. Biraz da kurgunun zayıflamasıyla bir iç sıkıntısı duymamak zorlaşıyor iyice. Bu belirsizlikle geçen sürenin ardından, Tallie ve Finney’in haber vermeden taşındıklarını öğreniyoruz. Hem Abigail hem de Tallie, bu zamansız ayrılıkla baş edemiyorlar. Birbirlerinin gri, soğuk, erkek egemen hayatlarına getirdikleri neşe birden sönüveriyor. Tek iletişim yolu olan mektupla birbirlerine ulaşmaya çalışsalar da, Finney burada da yollarında çıkan engel oluyor. Başlarda çok daha ürkek ve çekingen olan Abigail’in ise şimdi vazgeçmeye hiç niyeti yok, Dyer’ı da peşine takarak Tallie’yi görmeye gidiyor. Ve işte yürek dağlayıcı kısma geliyoruz.

Abigail’in, birçok şeyi feda etmeyİ göze alarak çıktığı bu yolculuğun sonunda kavuştuğu tek şey Tallie’nin cansız bedeni oluyor. Burada Finney, Tallie’ye çam ağacı kökü gibi tedaviler denediğini ama fayda etmediğini söylüyor. Ve onu öldüren şeyin difteri olduğunu düşündüğünü ekliyor. Ama daha önce karısını zehirleyen erkeklerden bahsetmesi, Abigail ve Tallie ilişkisinden el koyduğu mektupla birlikte artık emin olması Finney’in Tallie’yi zehirlemiş olma ihtimalini kuvvetlendiriyor (bir not: bazı çam türlerinin kökleri miktarına göre öldürücü olabilir). Filmin sonunda da zaten Abigail’in Finney’ı öldürme hayalleri kurduğuna şahit oluyoruz, yani o da Tallie’nin öldürüldüğünü düşünüyor.  Hikayenin Tallie tarafında bu tip boşlukların olması, Abigail’den ziyade Tallie’ye daha çok ısınan bir izleyici olarak beni rahatsız etti açıkçası. Tallie’nin yaşadıklarının da biraz üstünde durulmasını isterdim. Bu rahatsızlığımı perçinleyen şey, bu acımasız son da olabilir tabi…

Dyer’la küçük bir yüzleşme yaşayan Abigail’i, Tallie’nin hayaliyle baş başa bıraktığımız bir sonla veda ettiğimiz filmimiz bizi attığı kör kuyularda bırakıp öylece gidiyor.  Ve böylelikle yine, bir başka “imkansız aşklar için yaratılmış” dönem kuir filmi izlemiş oluyoruz. İlerleyen yıllarda da, Portrait of a Lady on Fire’ın açtığı yolda ilerleyen bu türün örneklerini görmeye devam edeceğiz belli ki. The World to Come, bir dönem filmi olmanın nimetlerinden fazlaca faydalanmış, zaten gücünü de çoğunlukla buradan almış. Ama önemli bir kısmında izleyicilerini belirsizlik içinde ve de depresif bir ruh halinde bıraktığı için, filme tutunmak bir yerden sonra zorlaşıyor. Bizi, Abigail’le birlikte uçurumun kenarına getirdikleri bekleyişin ardından da, boşluğa bırakıveriyorlar. Tüm bunlardan sonra ise tutunacak tek dalımızın, Vanessa Kirby ve Katherine Waterston’ın harika oyunculuklarıyla bizi Tallie-Abigail aşkına inandırmış olması diyebilirim.