Yazar: Zeynep Naz Inansal
9 Haziran 2021
Punk ölmedi ama Disney filmlerinde de yaşayacak hali yok: Cruella film incelemesi

Cruella De Vil… Adından her anlamıyla kötülük ve acımasızlık akan bu karakter, özellikle de 90’lı yıllarda çocuk olanların korkulu rüyalarından biriydi. 101 Dalmaçyalı filmlerinde karşımıza çıkan Cruella, tatlı mı tatlı köpek yavrularının peşine düşüyor ve onları öldürüp derilerinden kendine kürk yapmanın hayallerini kuruyordu. Şimdi böyle anlatınca fark ettik ki, oldukça travmatize edici bir hikayeymiş bu… 1961 tarihli romana dayanan bir karakter olsa da Cruella’yı ilk kez, uzun yıllar boyunca kaset ve DVD teknolojileriyle her çocuğun izleyip aşina olduğu 101 Dalmaçyalı animasyon filminde görmüştük: incecik silüeti, yarısı siyah, yarısı beyaz saçları, dev kürkü ve ağzından düşürmediği upuzun sigarasıyla karşımıza çıkmıştı. 1996 yılındaki uyarlamada da Glenn Close aynı karakteri başarıyla, yüreklerimize korku salarak canlandırmış ve Cruella ismi herkesin aklına hiç çıkmamacasına kazınmıştı.

Disney de orijinal fikirler üretmektense eski ilginç fikirlerinin ekmeğini yeme peşinde olacak ki, geçmişte iz bırakan Cruella’yı çekip çıkarmayı ve onun kişisel hikayesini daha önce anlatılmamış bir yerden anlatmayı tercih etti. Geçtiğimiz günlerde izleyiciyle buluşan Cruella, seyirciyi karakterin doğumundan ölümüne ve hatta yeniden doğumuna uzanan bir yolculuğa çıkarıyor. Özellikle Joker filmi sonrası yükselişe geçen, kötülerin anlatılmayan hikayelerini anlatma modasına da ayak uyduruyor. Tabii, bu benzersiz karakterin hikayesini anlatmakta sorun yok. Ancak başrolde Emma Stone’u izlediğimiz Cruella, maalesef tüm bütçesine ve şahane tasarımlarına rağmen, kötü bir karikatür olmaktan ileri gidemiyor. Ana karakterine saygı duymadığını hissettiren film, karakteri anlamaya çalışmak yerine onu yumuşatmayı ve çok daha yüzeysel bir anlatım tarzı benimsemeyi seçiyor. Bunu yaparken de punk ve 70’ler akımlarını hafif hafif kendi yararına kullanmayı da ihmal etmiyor. Punk’ın ölüp ölmediğine, kötü karakterlerin yumuşatılmasına ve Cruella’ya dadanıyoruz. 

Cruella karakterine dair bilmediğimiz hiçbir detay kalmaması adına olacak ki film, karakterin doğum anından başlamayı seçiyor. Doğduğu anda bile farklı olduğu konuşulan bu bebeğin saçlarının yarısı siyah, yarısı beyaz. Akıllara Wicked’i ve yemyeşil bir suratla doğan Elphaba’yı getiren bu sahne, ilk andan itibaren Cruella’nın bu dünyada farklı bir yerde durduğunu hissettirmeyi amaçlıyor. Doğduğu anda çevresindekileri dehşete düşüren bu küçük kıza Estella adı veriliyor. Girdiği her ortamda olay çıkaran bu problem çocuk, yeni okulunda erkek çocukların zorbalığına maruz kalıyor ve onlara karşılık verdiği için de okuldan atılıyor. Film bir kez daha, Cruella’nın herkes gibi olmadığını vurguluyor anlayacağınız. Estella, her daim yaratıcı, çizimle ve kıyafet tasarımıyla uğraşan ve okul üniformasını bile kendi zevkine göre uyarlayan bir çocuk. Bu yüzden de okuldan atıldığında, o okulun zaten yaratıcı ve özgür çocuklar yetiştiremediğini söyleyen annesi tarafından destekleniyor ve bu yaratıcılığını iyiye kullanabileceğini düşünmeye başlıyor. Kısa bir süre sonra trajik bir şekilde annesini kaybedince Estella’nın hayatı tepetaklak oluyor ve kendini bir anda Londra sokaklarında hırsızlık yaparak geçinen bir çetenin parçası olarak buluyor.

Bu arada Estella ve Cruella arası geçişlerimiz kafanızı karıştırmasın. İkisi de aynı kişi aslında. Yaramaz, asi ve uyumsuz hallerinin Cruella’nın, sakin ve iyi huylu kısımların da Estella’nın eseri olduğunu düşünebiliriz. Cruella bir nevi Estella’nın karanlık tarafı, her daim bastırmayı başaramadığı gölgesi yani. Annesi Cruella’dan farklı bir kişi gibi bahsettiği için, sanki içinde iki farklı kişi varmış gibi yaşıyor karakterimiz de hayatını.

Cruella yıllarca su yüzüne çıkmamayı başarıyor, çünkü Estella seçilmiş ailesiyle keyifli bir hayat sürüyor, iş ortakları ve ev arkadaşları Jasper ve Horace ona her daim destek oluyorlar. Hatta çocukluğundan beri modaya ve tasarıma ilgi duyan Estella’nın moda sektöründeki hayallerini süsleyen işe girmesine ve Emma Thompson’n canlandırdığı moda tasarımcısı Baroness’in yanında çalışmaya başlamasına da yardımcı oluyorlar. İçine kapanık ve sessiz Estella’nın kendini ifade biçimi cesur tasarımlarıyla oluyor. Kendi içinde yaşamak istediklerini, belki de olmak istediği kadını giydiriyor aslında. Belki de bu yüzden, Baroness onun tasarımlarına göz koyduğunda sömürülmeye dayanamıyor ve Cruella ortaya çıkıyor. Bundan sonrasında da Cruella bir sahne adına dönüşüyor. Baroness’in defilelerini ve etkinliklerini basıp, olağanüstü kıyafetlerle ve korsan performanslarla ilgiyi üstüne çekiyor Cruella. İkili arasında her anlamıyla bir savaş başlıyor.

Filmin genel hikayesine baktığımızda, bir kötü karakterin neden kötü olduğunu anlatmaya çalıştığını ve seyircinin de karakterle bağ kurmasını istediğini görüyoruz. Ama en başından itibaren karakterle bağ kurmakta güçlük çekiyoruz. Çünkü onun iç dünyasına girmektense, başına gelen bazı olaylara yüzeysel bir bakışla aşina oluyoruz sadece. Mesela Cruella’nın neden onun çizimlerine el koyan ve ona kendini korkunç hissettiren patronuna sinir olduğunu anlıyoruz. Ama onun içindeki öfkeyi ve tutkuyu bir türlü inandırıcı bulamıyoruz. Hem karakterler fazla abartılı hem de aralarındaki yarış biraz görüntü değeri için oluşturulmuşa benziyor. Bu arada kostüm tasarımı olarak olağanüstü bir işle karşı karşıya olduğumuzu ekleyelim ve filmin o açıdan hakkını verelim. Aslında bu savaş sırasında gördüğümüz her kostüm, her detay gözlerimizi şenlendiriyor. Ama dediğimiz gibi, hikaye ve anlatı olarak tatmin etmiyor bir türlü. Bunda da filmin ilk anından itibaren farklı olduğu söylenen karakterin yolculuğunu hiç inandırıcı kılamamasının etkisi büyük.

Film, Cruella’yı basit bir şekilde güç ve göz önünde olmak isteyen bir karaktere indirgiyor. Aslında Baroness’in gücünü kötüye kullanmasından doğan öfke kendisinin onun yerine geçme isteğine dönüşüyor diyebiliriz. Bu da onun tüm mücadelesini olduğundan daha değersiz kılıyor. Asi, sisteme başkaldıran bir karakter gibi çizilen Cruella aslında güç sahibi olmak isteyen ve bunu alana kadar da her şeyi yıkmaya hazır olan bir kadına dönüşüyor. Bu da senaryonun tembelce yazılmasının bir sonucu, çünkü bu tutarsızlık Cruella’nın zekasına da hakaret ediyor. Bir de tabii, bu  havalı ve kimseye göre olmadığını dillendiren karakterin herkesin onayına ihtiyaç duyduğunu görünce burun kıvırmadan edemiyoruz. Aslında filmin yönetmeni Craig Gillespie’yi I, Tonya’dan tanıyor ve güçlü kadın karakterleri anlatabildiğini biliyoruz. Ama bu kez stüdyodan yönetmene herkes, karakterin ismine odaklanmış ve daha ileriye bakmamışa benziyor. Sanki birkaç popüler detayı bir araya getirip senaryoya pek de derinlik katmamayı seçmişler gibi.

Filmin bir diğer değersizleştirdiği şey de punk hareketi. Tüm bu tutarsızlıklarının ve sahne şovlarının arkasında 70’li yılların çok sevilen punk ve rock şarkılarını dinliyor ve büyük bir başkaldırıya tanıklık ediyor gibi bir havaya giriyoruz. Ama Cruella, aslında bu karşıt kültürleri de bir şekilde yalnızca göze ve kulağa hitap eden bir hoşluğa indirgiyor. Yani müziğin içinden o müziğin doğmasına sebep olan koskoca bir hareketi çıkarıyor ve bir detay ve dekor gibi kullanmayı seçiyor. Stone’un bir röportajında anlattığına göre Disney, Cruella’nın ikonik sigarasını kötü örnek olmaması için filme koymamayı seçmiş. Belli ki sigarayla beraber, karaktere dair onu zenginleştiren birçok karanlık detay ve derinlik de filme girememiş. Üzülerek filmi tavsiye edemediğimizi söylüyoruz, ama kostümlerine ve fotoğraflarına bakmak eğlenceli olabilir. 

editörün seçtikleri