Yazar: Gamze Akyol
12 Mart 2022
Koşarak özgürleşmek: Sinemanın değişen bakış açıları ve koşan kadınları

Koşmak, günlük hayatımızda çoğunlukla bir yerlere yetişmek ya da herhangi bir spor aktivitesiyle ilişkili olsa da bu eylemin beyaz perdedeki karşılığı çoğunlukla özgürlükle eşdeğer. “Freedom” nidalarıyla çıkılan hücum sahneleri evet, biraz fazla ihtişamlı ama olabilecek en sıradan anlara eşlik eden o ferahlama, aydınlanma, ‘‘zincirleri kırma’’ (metaforik veya gerçek) hallerinde bile filmlerdeki karakterleri hep koşarken görüyoruz. Ve son birkaç yılda dilimizden düşürmediğimiz birçok etkileyici yapımda da bir yerlere koşan insanlar, özellikle de kadınlar görmemizin sebebi de bu aslında. Gerek beyaz perdede gerek de televizyonda sonunda kadın karakterlerini özgürleştirmeye karar veren senaristlerin ya da yönetmenlerin en sık başvurduğu betimlemelerden biri olarak karşımıza çıkıyor ‘‘koşma eylemi’’. Biz de bu yılın ödül sezonuna damga vuran çeşitli yapımlar eşliğinde “koşan kadınlar”a dadanıyor, onlarla birlikte rüzgarı yüzümüzde hissediyoruz.

Academy Awards Running GIF by Regal - Find & Share on GIPHY

Koşumuza başlamadan önce biraz duralım ve sinema tarihinin cinsiyetçi bakış açılarına şöyle bir uzanalım. Uzuuun yıllardır, ekranlarda izlediğimiz yapımlarda alışagelmiş bir “denge” mevcuttu. Kısacası herkesin rolü belliydi; kadınlar bir portre misali ekranda kısa bir süre görünürken erkekler ise çoğunlukla hareket halindeydi. Aynı bakış açısını iç mekanlara hapsedilen kadınlar ve dış mekanları özgürce kullanan erkekler olarak da örneklendirebiliriz tabii. Bu noktada bahsettiğimiz bakış açısının teorisinden sıkça bahseden, halen Londra’da film ve medya araştırmaları üzerine dersler veren film eleştirmeni ve yönetmeni Laura Mulvey’den yardım alalım hemen. Ve Mulvey’ın Visual Pleasure and Narrative Cinema isimli kitabında da uzun uzun anlattığı ve ilk olarak sinema eleştirmeni John Berger tarafından adı konulan The Male Gaze (”eril bakış” ya da ”ataerkil bakış” olarak çevirebiliriz) teorisine kulak verelim. Bu teori medyada, sinemada, sanatın birçok dalında kadınlara heteroseksüel bir erkeğin gözünden bakıldığını ve kadınları birer arzu nesnesi haline getirdiğini anlatıyor. Mulvey kitabında bu teoriyi “cinsel dengesizliğin hakim olduğu bir dünyada ‘bakmak’ eylemi aktif-erkek ve pasif-kadın olarak bölünmüştür” şeklinde açıklıyor. Dolayısıyla da bu eşitsizliğin ekranlardaki kadınların hareketini sınırladığından ve tıpkı gerçek hayatta olduğu gibi onları daha pasif, uysal ve boyun eğen rollere mahkum ettiğinden bahsediyor.

Yüzyıllarca süren bu bakış açısından nihayet kurtulmaya başladığımız günümüze geldiğimizde ise kadınların olması gerektiği gibi daha aktif rollerde yer aldığını, kendi hikayelerinin kontrolünü elinde tuttuklarını ve dolayısıyla da daha özgür bir şekilde hareket ettiklerini görüyoruz. İnanır mısınız, uçanı ve süper kahraman olanı bile var(!)… Zincirlerinden kurtulan ve özgürleşen bu kadın karakterler artık bizim için de “bakılması gereken bir tablo”dan ziyade duyulması gereken sesler haline geldiler. Her ne kadar yaşları ilerleyen kadın oyuncuların erkek oyunculara kıyasla diyaloglarının azaldığını gösteren tatsız bir çalışmaya denk gelsek de… Polygraph tarafından 2000 film üzerinde yapılan bir araştırma kadın oyuncuların 22 yaşından 65 yaşına doğru yaş aldıkça, yer aldıkları filmlerdeki toplam diyalog yüzdesinin 38’den 20’lere kadar düştüğünü göstermiş. Erkek oyuncularda ise tam tersi bir durum söz konusuymuş; aktörler yaş aldıkça replikleri yüzde 20’lerden yüzde 39’lara kadar çıkıyormuş. 65 yaş üstünde ise her iki cinsiyet için de durumlar fena; filmlerdeki repliklerinin yüzdeleri yalnızca üç ila beş arasında değişiyormuş. Neyse, bu çalışma ageism’i de kapsayan bambaşka bir yazı konusu. Onun için biz konumuza geri dönelim.

Gücün halen çoğunlukla fiziksel güçle ölçüldüğü aksiyon filmlerine baktığımızda da The Male Gaze teorisinden yavaş yavaş da olsa uzaklaşıldığını söyleyebiliriz. Artık havalı ve janti erkek kahramanın yanı sıra birçok kadın kahramanı da çatılardan atlarken ya da ikonik serilerde mermileri bükerken (uçur bizi gittiğin yere Trinity) görebiliyoruz. Ve onların tüm bu gücünü, hakimiyetini biz de ekranlardan hissediyor, yaşıyoruz. Nihayetinde bu değişim rüzgarını arkasına alan kadın karakterlerin her türde, nasıl göründüklerini umursamadan özgürce koşabilmenin hakkını verdiklerine şahit oluyoruz.

Mesela kuzey sinemasının parlayan yıldızı Joachim Trier’in Oslo üçlemesinin son filmi olan The Worst Person in the World filmine bakalım. Trier gerek filmine iki saate sığdırılabilecek her duyguyu sığdırdığı için gerekse Julie’nın hikayesini böylesine incelikli anlattığı için aldığı tüm övgüleri sonuna kadar hak ediyor gerçekten de. Onun için filmden çok fazla spoiler vermemeye çalışarak, Renate Reinsve’la hayat bulan karakterin o meşhur sahnesine değineceğiz. Julie, hayatının her alanında her yaşında istediklerini sorgulama, tutkularının peşinden gitme eğilimde olan ve mutluluk üzerine sık sık kafa yoran bir genç kadın olarak karşımıza çıkıyor. İlişkilerinden tutun meslek seçimine kadar aklında kalan ne varsa deniyor kendi yolunu bulmak için. Filmin ortalarına yakın bir yerlerde, Julie için zaman duruyor. Kısa bir anlığına da olsa çevresindeki herkesi susturup ve durdurup gerçekten istediği bir şey için kendini yollara vuruyor. Filmin afişine de taşınan o aydınlanma anında Julie, sadece kendisi için sokaklarda koşuyor.

Pablo Larraín’in Lady Diana’nın hikayesini anlattığı Spencer’a gelelim şimdi de. Kristen Stewart’a bir Oscar adaylığı kazandıran Spencer filminde de Diana’nın bir çeşit aydınlanma yaşadığı ya da bir şeyleri bırakmaya geri dönülmez bir şekilde karar verdiği iç karartıcı bir hafta sonuna odaklanılıyor filmde. Her kraliyet mensubu gibi her bir hareketinin yasalarca ya da kişilerce didiklendiği bir insan Diana. Zaten filmde de Prens Charles kendisine şöyle diyor; “Ülkenin iyiliği için bedenine nefret ettiğin şeyleri de yaptırmalısın”. Yani istemesen de her daim poz vermelisin, asil ve zarif olmalısın, “bir kadın gibi” giyinmelisin… Diana ise, tüm dünyanın bildiği üzere, bu dayatmaları usulca kabul edemeyecek kadar yani olması gerektiği kadar özgürlüğüne düşkün bir insan. Spencer filminde de Diana’nın bu “asi” taraflarına bolca göndermeler yapılıyor. Mesela kendisini bir kraliyet yemeğine yetişmesi gerekirken boş bir tarladaki korkuluğa doğru koşarken buluveriyoruz. Özellikle filmin son kısmına doğru Diana iyice hareketlenmeye başlıyor ve “başkalarının kurallarına göre yaşama” düşüncesinden arkasına bile bakmadan kaçıyor.

Paul Thomas Anderson’ın büyük bir şevkle dadandığımız Licorice Pizza’sının da çoğu yerde başrollerin koştukları o andan fotoğraflarla temsil edildiğini görmüşsünüzdür. 1970’lerin San Fernando Valley’inde geçen bu filmde de yine birtakım arayışlar, sorgulamalar ve çalkantılı ilişkiler mevcut. 15 yaşındaki Gary ile 30’larına yaklaşmış Alana’nın döne dolaşa, koşa koşa bir şekilde birbirlerine varmalarını izliyor, bu ikiliyle zamanın anlamsızlığına kafa yorup istediğin gibi/kişilerle olabilme özgürlüğünü tadıyoruz… Karakterlerin koştukları anlar, dış dünyanın gürültüsünü yok sayıp kendilerini buldukları anlar oluyor genellikle. Ve aralarındaki o bağ da bir şekilde buna yardımcı oluyor.

Kısacası özellikle son birkaç yıldır en çok konuşulan yapımların başrolleriyle beraber bir yerlere koşuyoruz; yetişme telaşıyla değil yolun ve özgürlüğün tadını çıkara çıkara hem de. Onun için artık bir yerlere koşan bir karakter gördüğümüzde bu eylemin altındaki fiziki ya da mecazi vurguyu iki kez düşünüyoruz. Ve görüyoruz ki koşmak gerçekten de özgürleştiriyor, nihayetinde duracağımız noktayı bulabilmemize yarıyor. Eğer hayatınızda vermeniz gereken büyük bir karar ya da uzun zamandır değiştirmek istediğiniz bir şeyler varsa siz de bu bahsettiğimiz kadınlardan ilham alabilirsiniz artık… Bunu koşarak yapmasanız bile hayatınıza yön vermeye sinema tarihinin seyrini değiştiren ve burada da bahsettiğimiz ya da bahsedemediğimiz tüm kadın karakterler gibi zihninizi özgürleştirmekle başlayabilirsiniz. Hiç olmadı, tıpkı Phoebe Buffay gibi bu eyleme büyük anlamlar yüklemeden ve kimsenin düşüncelerini umursamadan kendinizi sokaklara atabilirsiniz…

editörün seçtikleri