Yazar: dadanist
5 Temmuz 2021
Wes Anderson’ın yeni filmi The French Dispatch hakkında ne biliyoruz?

Yarattığı renkli ve simetrik dünyalarla hayata bakış şekillerimizi değiştiren (baktığımız her yerde onu görmemiz kesinlikle tesadüf değil) Wes Anderson’ın yeni filmi The French Dispatch yarın başlayacak olan Cannes Film Festivali’nde yapacağı prömiyerle uzun bir bekleyişin ardından izleyicisine kavuşmaya hazırlanıyor. Filmin senaryosu da Wes Anderson’a ait ama aslında bu senaryo Anderson’ın Jason Schwartzman, Hugo Guinness ve Roman Coppola ile birlikte yazdığı bir hikayeden uyarlama. Oyuncu kadrosu ise… Evet, yine Wes Anderson filmografisine yakışır nitelikte bir ”yıldızlar şovu”…

Film Cannes Film Festivali’nde prömiyerini yapacak ama vizyonu girmesi için daha epey vakit var. 59. New York Festivali’nde gösterildikten sonra Ekim ayı içinde ABD’de salonlarda gösterilmeye başlaması planlanıyor. Türkiye’de ise 3 Aralık’ta vizyona girecek.

Film Cannes’da gösterilir gösterilmez yabancı yayınlardan önümüze düşmeye başlayacak olan eleştirilere ve yorumlara ağzımızın suyu akarak bakacağız muhtemelen. Ama şimdilik biz elimizdekilerle yetinelim ve Wes Anderson’ın yeni filmi The French Dispatch’e dair bildiklerimize dadanalım.

Öncelikle adını doğru yazalım; evet, her yerde kısaca The French Dispatch olarak yazılıyor olabilir ama filmin asıl adı The French Dispatch of the Liberty, Kansas Evening Sun. 

Şimdi artık filmin afişine geçebiliriz.

Afişteki pencerelerden dikizlediklerimiz, filmin oyuncu kadrosundaki isimler.

Timothée Chalamet, Frances McDormand, Saoirse Ronan, Willem Dafoe, Jason Schwartzman, Bill Murray, Léa Seydoux, Kate Winslet ve Elisabeth Moss gibi isimlerin canlandırdığı karakterlerin yanında. Tilda Swinton, Christopher Waltz ve Adrian Brody de kadroya dahil.

Üstündeki isimlere ve onların efsane çizimlerine kendimizi kaptırmadan önce küçük bir açıklamayla lafa girelim. Gördüğünüz gibi poster, bir tür dergi kapağı gibi tasarlanmış. En tepesinde yayın bilgileri ve fiyatı yazıyor. Javi Aznarez’in illüstrasyonlarından oluşan bu özel tasarımın bir sebebi var elbette: Film, The French Dispatch adlı bir derginin etrafında gelişen hikayeleri konu alıyor. Yani başrol aslında bizzat bu dergiye ait…

Posterin ana tasarımını The New Yorker’ın 1946 tarihli bir kapağına benzetenler de var ki, hiç de haksız bir benzetme sayılmaz bu da.

Bu posterden ilhamla, Jacques Tati’nin 1950’ler Paris’inde geçen, estetiği yüksek filmi Mon Oncle’a selam çakan yorumlara da rastlamak mümkün. Evet, iki film de 50’li yıllarda ve Fransa’da geçtiği için çağrışımlar kaçınılmaz ama iki yönetmenin de stilleri bambaşka elbette. En büyük ortak noktaları ise ikisinin de anlatım tarzları ve estetik anlayışlarıyla daha ilk andan izleyicinin zihnine kazınacak güçte olmaları.

Filmin aslında geçtiğimiz yıl yani 2020’de Cannes Film Festivali’nde prömiyerini yapması bekleniyordu. Hatta Temmuz gibi de vizyona girecekti. Ama biliyorsunuz, pandemi tüm planları yıktı geçti, buluşma bu günlere kaldı.

Aslında Wes Anderson’ın yeni film hazırlıklarına başladığını 2018 gibi duymuştuk. Isle of Dogs’tan bu yana da gözlerimiz yollardaydı. II. Dünya Savaşı sonrası Fransa’da geçen bir müzikal çekecek denmişti. İşler sonra dallanıp budaklandı. Bir sürü şey söylendi… Hele ki oyuncu kadrosuna dair. Neyse ki çok geçmeden ‘doğru’ haberleri öğrenebildik. Bir kere bu film müzikal olmayacaktı ve oyuncu kadrosu da adı geçen isimlerden oldukça farklıydı. Bu arada neredeyse üzücü bir haber: Oyuncu kadrosunda başlangıçta Kate Winslet da vardı ama kendisi Ammonite filminde rol alabilmek için bu projeden çekildiğini söyledi.

Wes Anderson bu yeni filmini, ”Bütün gazetecilere bir aşk mektubu” olarak nitelendiriyor. Evet, epey coşkulu hislere sahip. Film söylendiği gib Fransa’da ama Fransa’da gerçekte var olmayan, hayali bir şehirde geçiyor: Ennui-sur-Blasé. Hikayenin çıkış noktası ise Anderson’ın (afişte de selam çaktığı üzere) The New Yorker dergisine karşı olan sevgi dolu yoğun hisleri… Zaten filmdeki karakterlerin ve hikayelerin pek çoğu dergide yer alan makale ve hikayelerden ilhamla yaratılmış. Mesela Mavis Gallant’ın iki bölümlük makalesi The Events in May: A Paris Notebook’tan ilhamla anlatılan bir hikaye var, ki başlıktan tahmin edeceğiniz üzere, 1968 Mayıs’ına götürüyor bizi. Bir başka hikayede de baş karakter, Adrien Brody’nin canlandırdığı Julien Cadazio. The Days of Duveen adlı altı bölümlük makaleden yol çıkan bu hikaye sanat gelericisi Lord Duveen’in hikayesini anlatıyor. Filmdeki Julien Cadazio karakteri aslında Lord Duveen’den uyarlama.

Ama her şeyden öte filmin ana hikayesi, Amerika’dan Fransa’ya yerleşerek orada yeni bir dergi kuran bir gazetecinin etrafında şekilleniyor. Hikayenin merkezinde de bu gazeteci ve onun mesleğine karşı olan saygısı ve heyecan dolu hisleri var. Sonrasında da bir sürü karakterle kesişiyor yollarımız hem bu karakter hem de bağımsız yayın yapabilmek adına onun kurduğu derginin etrafında.

Hikaye düşününce mesleki olarak bize tam kalbimizden dokunacak gibi belli ki… Of ama böyle kuru kuru düşününce olmuyor, her ne kadar Wes Anderson vari sahnelerle canlandırmaya çalışsak da. Hatta heyecanımız daha da artıyor.

Kostümler yine dönemin ruh haline uygun bir şekilde, her bir karakteri yansıtacak şekilde tasarlanmış. Bolca pastel renklerde… Arkasında ise dört Oscar ödülü sahibi Milena Canonero var. Sofia Coppola’nın Marie Antoinette filmindeki o unutulmaz kıyafetleri de o hazırlamıştı. Ayrıca The Grand Budapest Hotel’deki kıyafetler de onun imzasını taşıyordu.

Son vuruşu ise fragmanla yapalım; tüm bu anlattıklarımız belki de daha somut bir hal alır böylece.

 

 

editörün seçtikleri