Bir oyuncu, bir müzisyen ve bir aktivist: Riz Ahmed
yazar: Burak Kazim Diken

78. Altın Küre Ödülleri’nde, Amazon Prime draması Sound of Metal’deki, oyunculuğuyla elde ettiği ‘Drama Dalında En İyi Erkek Oyuncu’ adaylığı ile boy gösterdi Riz Ahmed. İzleyicinin karakter ile kurduğu ilişkiyi bu raddede sağlamlaştıran performansı gerçekten görülmeye değerdi. Fakat, biz Riz Ahmed’i başka bir yönüyle konuşacağız.

Müzisyen kimliği satır aralarında kaybolan başarılı aktör, “The Long Goodbye” isimli albümünü, ve bu albümün konsepti doğrultusunda oluşturduğu aynı isimli kısa filmini geçen yıl bu zamanlarda yayınlamıştı.

Yeni nesil aktörler arasındaki en dikkat çekici isimlerden olan Riz Ahmed’in başarılı oyunculuk ve müzisyenlik kariyerine, ve The Long Goodbye kısa filmi & albümüne dadanıyoruz.

Pakistan kökenli İngiliz Müslüman aktör ve müzisyen Riz Ahmed, içinde bulunduğu yapımlar ve müzisyen kimliği ile kalburüstü kariyerinin inşasına emin adımlarla devam etmekte. Daha ilk cümlelerden etnik ve dini kimliğinden bahsetmemizin sebebi ise, aktörün bu konulardaki aktivist tavrı. Oxford Üniversitesi’nde Felsefe, Politika ve Ekonomi(PPE) departmanında lisans eğitimini tamamlamış olan Riz Ahmed, gerek bu İngiliz eğitim ekolünün kattıklarıyla; gerekse ailesinin göçmen geçmişinden dolayı edinmiş olduğu tecrübeleriyle, multimedyatik kariyerini aktivist bir eyleme dönüştürüyor.

Typecast as Terrorist

Riz Ahmed’in ailesi, 2. Dünya Savaşı’ndan beri süregelmekte olan işçi göçmen alımları kapsamında, 1970’lerde Pakistan’dan İngiltere’ye göç etmişler. 1982’de Wembley’de doğan aktör, Birleşik Krallık’ta kol gezen ırkçılıktan ve zenofobiden de maalesef oldukça nasibini aldığı bir hayat sürmüş.

Kısa film ve albümden bahsetmeden önce bu kültürel baskıdan ne derece etkilendiğini anlatmak daha doğru olacaktır. Riz Ahmed, Guardian’da da yayınlanan, The Good Immigrant derleme kitabının bir parçası olan Typecast as Terrorist isimli denemesinde; kendisinin ve mensubu olduğu azınlığın maruz kaldığı bu baskıcı tavrı oldukça çarpıcı bir dille gözler önüne seriyor.

The Guardian’ın makale için oluşturduğu çalışma. Pasaport damgalarının kullanılma sebebi ise, aktörün her havalimanında ten renginden dolayı ekstra uygulamalara maruz bırakılması.

80’lerde büyüdüğü, ‘skinhead’ grupların hegemonyasının şiddetine uğradığı Wembley ara sokaklarında ‘beyaz’ların Ahmed’e karşı tavrı, yıllar sonra ilk uzun metraj oyunculuğu ardından da devam etmiş: 2006’da Michael Longbottom’ın çektiği yarı dokümanter/yarı kurgusal Road to Guantamo filminin Berlin Film Festivali’nde kazandığı Silver Bear ödülü ile ülkesi İngiltere’ye dönen Riz Ahmed, indiği Luton Havalimanı’nda polisler tarafından gözaltına alınmış. ‘11 Eylül sonrası dönem’ mazeretiyle kelepçelenen Riz Ahmed, “filmin bir İslami propaganda aracı olup olmadığı, aktörün 11 Eylül hakkında ne düşündüğü, ülkeye zarar vermeye niyetli kimseyi tanıyıp tanımadığı” gibi, kendisinin sözlü taciz olarak tanımladığı oldukça ofansif bir tutumla karşı karşıya kalmış gözaltında tutulduğu saatler boyunca. Bu olayla birlikte de yıllardır neredeyse her uçuşunun öncesi ve sonrasında benzer baskılara uğradığından bahsediyor yazısında.

Başrolünde oynadığı Road To Guantanamo ile birlikte kariyerine başarılı bir başlangıç yapan oyuncu, yine aynı makalesinde Asya kökenli oyuncuların Avrupa ve Amerika medyasındaki yerinden de bahsediyor. Büyüdüğü evde annesi televizyon izlerken ne zaman bir Asya kökenli birini görse Riz’i çağırdığını, Riz’in de o heyecanla üst kattaki odasından koşturarak nasıl televizyon önüne geldiğini anlatıyor oyuncu. Böylesine ender yer bulan bir etnik gruba ait bir aktör olarak Riz Ahmed, bu ‘daraltıcı kolye’ olarak tanımladığı kısıtlamanın üç aşamadan oluştuğunu, ve kendi sanatsal kimliğin nihai amacının üçüncü aşamaya gelmek olduğunu belirtiyor.

İlk aşama; neredeyse her iki yapımın birinde gördüğümüz market sahibi, taksi sürücüsü, ya da terörist olarak role büründürülen Asyalıların sıkıştırıldığı aşama aktöre göre. Bunun için en iyi örnek, Ahmed’in albümde de atıfta bulunduğu, Simpsons’taki Hint market sahibi Apu karakteri. İronik -ya da Amerikan medyasının tutumunu belli ediyor olduğundan doğal- bir şekilde ‘beyaz’ seslendirme sanatçısı Hank Azaria tarafından seslendirilen bu karakter, yaratıldığı 1990’dan beri Asyalıların nasıl stereotipleştirildiğinin de en göz önündeki kanıtı. Hatta geçtiğimiz yıl, Azaria da bu tutumun karşısında olduğunu söyleyip, Apu karakterini seslendirmeyi bu sebeple bıraktığını açıklamıştı.

İkinci aşamanın bahsettiği o ‘sıkı kolye’yi biraz daha gevşettiğini, yine etnik kökenlerden kopmayan, ama sözünü ettiğimiz stereotiplere meydan okuyan bir aşama olduğunu kaydeden Riz Ahmed, kendisinin hedefinde olan ‘vaat edilen topraklar’ olarak tanımladığı üçüncü aşamada ise karakterin etnik kökenler göz önünde bulundurulmadan oluşturulduğunu söylüyor. Artık ne bir ‘terör şüphelisi’, ne de bir ‘zorla evlilik mağduru’ olabileceğini söylüyor. Bu aşamada isminin ‘Dave’ bile olabileceğini, kolyenin de tamamen ortadan kalktığını belirtiyor.

İlk Emmy ödülüne eriştiği HBO yapımı The Night of, Bodhi Rook karakterini oynadığı Rogue One: A Star Wars Story, oyunculuğunun ne kadar yoğun olabileceğini gördüğümüz, Dan Gilroy’un yönettiği Nightcrawler gibi yapımlarla ‘üçüncü aşama’ seyrinde devam eden kariyeri gittikçe göz dolduran Riz Ahmed; Sound of Metal ile artık ‘vadedilen topraklar’daki yerini oldukça sağlamlaştırdı. Oyunculuğu, birkaç kısa filmin senaristliği ve bir kısa film yönetmenliği; oluşturuyor olduğu multidisipliner kimliğini gittikçe güçlendiriyor. Geçtiğimiz yıl “The Long Goodbye” isimli albüm ve kısa film çalışması ile bu kimliğine başka bir dinamik de eklemiş bulundu Riz Ahmed.

The Long Goodbye, aktörün tamamıyla kendi ismiyle yayınladığı ilk albüm olsa da, aslında Ahmed’in müzik kariyerinin başlangıcı değil. Daha küçük yaşlarda korsan radyolarda ve freestyle rap battle’larında oluşturmaya başladığı tarzı, yeraltı hip hop kültürü oldukça yoğun olan Manchester’a taşınması ve Oxford yıllarında kurduğu Hit & Run isimli grup ile iyiden iyiye şekillendi. 2006’da Spin The Mic isimli bir rap battle için ilk kez kullandığı Riz MC ismi ile yayınladığı Post 9/11 Blues isimli satirik rap şarkısı YouTube’da oldukça ünlendi. İngiliz radyolarında ‘politik açıdan hassas’ ögeler içerdiği gerekçesiyle yasaklanan şarkı; Nike’nin ‘bombadan koruyan ayakkabı’ reklamı ve MTV’nin unutulmaz programlarından Cribs’te ‘Bin Laden mağarasının tanıtılması’ gibi kurgusal eleştirilerle sansasyonel 11 Eylül olayları ardından Batı dünyasının medya tarafından ‘terör korkusu’ olgusuna maruz bırakılıp, yığınların nasıl da kontrol edildiğini anlatıyordu.

Şarkının başarısının ardından Riz Ahmed kendi bağımsız müzik şirketini kurdu, 2007 Glastonbury’de sahne aldı, ve Massive Attack ile birlikte Meltdown Festival’inin açılışını yaptı. 2011’de debut albümü Microscope’u yayınlamasının ardından 2014’te bir diğer rap sanatçısı Heems ile Swet Shop Boys isimli rap duo’sunu kuran aktör, bu isimle yayınladıkları ilk albümleri ve Englistan isimli teklileri ile birlikte eleştirmenler tarafından da oldukça beğenilen işlere imza atmaya devam etti. 2017’de eşlik ettiği Immigrants (We Get The Job Done) isimli bir şarkının bulunduğu The Hamilton Mixtape isimli derleme albüm ile Billboard 200’ün albüm kategorisinin en üst sırasına oturdu. Bu başarıyı alanında tek yapan şey ise, aynı yıl oyunculuk yaptığı Rogue One: A Star Wars Story, Bilboard 200’ün en yüksek hasılat yapan film kategorisinde yine 1. sırada olmasıydı. Immigrants, o sene MTV Video Müzik Ödülleri’nde(VMAs) “Sistem Karşısındaki En İyi Kavga” ödülünü de kazandı. 2017’yi eşsiz bir başarı yılı olarak tanımlayabilecek, aktörün bir diğer tek olduğu alan ise, aynı yıl hem VMA, hem de bir Emmy ödülü kazanan tek sanatçı olması. Çünkü Riz Ahmed The Night Of ile 2017’de Emmy ödülünü evine götürmüştü.

Kısa film

The Long Goodbye albümünü ve barındırdığı konsepti tamamıyla anlamak adına kısa filmden bahsetmek bir öncelik sayılabilir, ki zaten Riz Ahmed’in bu motivasyonla bu işe kalkıştığını anlamak da zor değil; filmi izledikten sonra bu çok daha belirginleşiyor.

Sıradan bir İngiliz banliyösünde, günlük dertlerine şahit olduğumuz Asya kökenli İngiliz bir ailenin ‘büyük oğlu’ olarak karşımızda bu kez Ahmed. Bu sıradan günlük yaşam, kar maskeli ve silahlı ‘beyaz’ bir grubun o mahalledeki etnik kökeni farklı grupların evlerini basıp sokakta dizlerinin üzerinde rehin almasıyla yerle bir oluyor.

Kadın ve çocuklar siyah minibüslere zorla bindirilirken, erkekler namlunun ucunda ısrarla yalvararak neden bu duruma getirildiklerini öğrenmek istiyorlar. Ahmed’in oynadığı karakter bir kaçma girişiminde bulunuyor, fakat sırtına isabet eden ani bir kurşunla doğduğu topraklara yüzünün üzerine sertçe düşüyor.

Filmin gittikçe artan şiddetli üslubu, Ahmed’in yakın çekimde dinlediğimiz monologu ile birlikte bambaşka bir hale evriliyor. Albümün teatral parçalarından biri olan Where Are You From’u hummalı bir şekilde seslendirmeye başlayan Ahmed, kadrajın ardındaki izleyici ile göz temasını neredeyse hiç kesmeden, bu soruyu ırkçı bir niyetle soran herkesin suçlu hissetmesini istiyor belli ki.

Etnik kökenin nereye dayandığı sorusu azınlık gruplar için ofansif bir tutum olmayacak kadar masum değil, bunu yeterince fark ediyoruz Ahmed’in monoloğu boyunca. Doğduğu topraklardaki insanların ‘istediği’ etnik kökene sahip olmamasının yarattığı o aşağılayıcı durum, “Onlara Wembley’de doğdum ben diyebilirim; fakat istedikleri bu değil. Daha fazla bir şey söylemek de ben istemiyorum; çünkü söylediğim her şey yanlış” dizelerinde oldukça belirgin.

Skinhead’lere oldukça haklı bir şekilde ofansif bir tutum benimseyip; “Atalarım Hint, fakat Hindistan bizim için değildi. Benim halkımdı Batı’yı inşa eden; skinhead’lere Swastikalarını bile biz verdik” diyor Ahmed: Hitler’in Hint kültüründen ilham alıp; hem ‘Aryan’ kelimesini ‘o nihai amaç’ için seçmesini, hem de Hinduizm’de oldukça köklü bir geçmişi bulunan Swastika’nın(gamalı haç) kullanımını eleştirerek bunların nasıl yanlış yönlendirildiğini belirtiyor.

Her kültürdeki her azınlık grubun hissettiği, “unheimlich” isimli bir edebiyat teorisi şeklinde de karşımıza çıkan; ‘yurtsuzluk’ olarak tanımlanabilecek bu ‘zorunlu’ psikoloji, Ahmed’i de İngiltere’de yaşadıklarından dolayı rahatsız etmekte. Bu, “Şimdilerde herkes her yerde ülkesini geri istiyor. Benim ait olduğum yere dönmemi istiyorsan bana bir harita lazım” ve “Belki ben her yerdenim ve hiçbir yerdenim” dizelerinde oldukça belirgin.

Ahmed’in ofansif tavrı, aslında nihai derdini anlatmak üzere oluşturuyor olduğu motivasyonunu da ortaya koymak adına oldukça yerinde bir örnek: “Haddinden fazla ısıttığınız güneşin altında doğdum. İmparatorluğunuzun insan kaçırıyor olması ve diaspora ise bana cesaret veren şeyler.” Hem akvistliğini yaptığı küresel ısınma sorunundan dem vurması, hem de ‘diaspora’ olarak tanımlanan, ana yurtlarından koparak başka bir yerde azınlık olarak yaşamak zorunda kalan grupların adeta sözcülüğüne bürünmesi “Where Are You From”un etkileyiciliğini oldukça arttırmakta.

Buradan Riz Ahmed’in bu parçayı seslendirdiği bir performansı da seyredebilirsiniz.

Albüm

Bu oldukça çarpıcı kısa film bir yana, albümün kendisi asıl etkileyiciliğe sahip olan çalışma. İngiliz rave, breakbeat hardcore, funk elementlerinin oluşturduğu Jungle türü ile hip hop’un eşsiz uyumu üzerine kurulan bu konsept albüm; Riz MC’nin tüm dertlerini çarpıcı bir şekilde anlatması için en uygun medium olarak hissettiriyor dinleyene.

Konsept albüm olarak tanımlanmasının nedeni; Britanya’yı ‘Brittney’ ismiyle çağırıp, bu topraklardaki azınlık gruplar ile ‘güneş batmayan imparatorluğun’ suiistimal dolu ilişkisinin, çoktan bitmiş olması gereken bir romantik ilişki metaforuyla anlatıyor olması. Bu şarkıların aralarında ise, yine azınlık topluluk üyelerinden olan bir başka başarılı Müslüman aktör olan Mahershala Ali, ve Amerikan The Office’ten tanıdığımız Mindy Kalling gibi isimlerden aldığı; bu ilişkinin neden çoktan bitmesi gerektiğini anlatan kurgusal, sesli mesajlar yerleştirilmiş.

Sözünü ettiğimiz gibi teatral ögeler bu telefon mesajları ve Where Are You From şarkısından ibaret değil; albüm The Break Up(Shikwa) isimli monolog ile başlıyor, ve bu parçada Britanya’nın baskıcı tavırlarını, Brittney isimli bir kadının sevgilisine davranışları metaforu ile dinletiyor. Azınlıkları seslendiren ve bu ilişinin kurbanı olan ‘sevgili’ Ahmed’in, az önce bahsediyor olduğumuz ‘yurtsuzluk’ olgusu hakkında hissetmek zorunda bırakıldığı tüm duygular bu parçada apaçık ortada. Hatta “Kendi evimden kovuldum; bir gün geldiğimde kilitleri değiştirmişti. Artık kendi evimde, istenmeyen bir misafirdim” diyerek özetliyor bu durumu. “Brittney, eğer benden ayrılırsan yok olurum” minvalinde seyreden tavrı; albümün kalanındaki tutuma evrileceğini anladığımız “Bu ayrılık benim ya sonum ya da uyanışım olacak” şeklinde değişerek sona ermekte. Ve bu ayrılık, tahmin edeceğiniz üzere, uyanış olarak işliyor.

İsmini Urdu yazar Saadat Hasan Manto’nun ‘yurtsuzluk’ kavramını konu alan bir kısa hikayesinden alan Toba Tek Singh isimli parça, bu kavramın travmatik etkilerinden bahseden bir şarkı. Tıpkı ilk parçadaki gibi, Fast Lava isimli şarkıda da Jungle beatleri ve Güney Asya’ya özgü enstrümanları kullanarak oldukça gösterişli bir üslup belirleyen Ahmed; bu parçada da “Gerçeğimi tükürdüm ve o brown” (Pakistanlıların duyduğu ırkçı söylem) diyerek, etnik kökenine duyduğu saygıyı deklare etmekte.

Can I Live isimli parçasında ise sanki duvara infaz için dayandırılmış birini dinliyoruz gibi hissettiriyor Ahmed. “Bırakın iki dakika yaşayayım” dizesi, Ahmed’in baskıya uğrayıp öldürülen topluluklar adına yalvarması gibi işliyor. Ayrıca, yukarıda bahsettiğimiz Guardian’da yayınlanan yazısında anlattığı, Asyalı birinin televizyonda görülmesinin bir ‘olay’ olması bilgisi göz önünde bulundurulduğunda; “Pakistanlıları televizyona koymaya çalışıyorum. Ben büyürken hiç yoktu; fakat şimdi 24/7. Ya ISIS, ya da Emmy’deyiz” dizeleri kaş kaldırıyor tabii. “Ee? Neler anlattı, ISIS destekçisi mi Riz şimdi?” diyebilirsiniz. Fakat, yine Guardian’a yaptığı bir açıklamada bunu nasıl bir eleştiri aracı olarak anlattığını fark ediyoruz:

“Eğer neyi nasıl temsil edeceğimizi bilemeyip, televizyonlardan bile yok olup gidersek; insanları aşırılıklara kurban vereceğiz. Bu azınlık gruplardan yalnızca ISIS televizyondayken söz edilmemeli. Başka şekillerde de bir şekilde sunulmalı. ISIS’in aksiyon filmi gibi hazırlanan propaganda videolarını televizyonlarından gören ‘çocuklar’, James Bond gibi bir serüvene çıkacağını zannederek onlara katılıyor, ve hayatları yok olup gidiyor. Bu değişmeli, başka hikayelerde de ‘kahraman’ olabilecekleri öğretilmeli” diyerek, yine düşündüren bir rahatlamaya kavuşturuyor takipçilerini.

Albümün kalan yarısında yine taviz vermeden tavrını sürdürmekte Ahmed. Efsanevi bir Bollywood villain’ından ismini alan Mogambo isimli şarkıda, İngiliz bir Müslüman olarak yaşadığı hibrit kültürü “Bu hem camii, hem de mosh pit için” diyerek özetliyor aslında. Genius için şarkının sözlerini açıkladığı röportajda yönelttiği “Cuma namazına gidip akşamında da bir rave partisinde bulunabileceğim fikri, kimi neden rahatsız ediyor?” sorusu müzisyenin yaşam tarzını belirtiyor. Bu şarkıda Swet Shop grubunda birlikte çalıştığı prodüktör Redinho’nun imzası bulunuyor; ve yine etnik enstrümanların kullanımı oldukça ilginç bir dinletiye sürüklüyor albümü.

Daha geniş bir dinleyici kitlesi istediğini Any Day şarkısı ile hissettiriyor albüm, fakat Jay Sean’in yüklü auto-tune kullanımı bu yoldaki engellerinden biri Ahmed’in.

Mogambo’da benimsediği ‘eğleniyor’ olduğunu hissettiğimiz tavır, Deal With It şarkısında da sürüyor. Bu eğlencenin “Bu yepyeni bir gün, Pak’lar artık oldukça ünlü” şeklinde başlayan ilk dizesindeki fikirlerden geldiği oldukça açık. Bu ün savı, bahsettiğimiz Simpsons karakteri Apu’ya gönderme ile güçlendiriliyor: “Önceden yalnızca Apu’muz vardı, şimdi film yıldızlarımız var” diyor Ahmed.

Karma isimli, Any Day ile birlikte albümün zayıf halkaları olarak nitelendirilebilecek şarkının kapanışını yaptığı albüm, ‘dertlerinin hazmı kolay’ demekten oldukça uzak bir çalışma. Kültürel çatışmaların oldukça ağır ve bol referanslı bir anlatımla sunulduğu, teatral ses kayıtlarının ve monologların ise dinleyiciyi konsept ile oldukça ilişkilendirilebilir bir evreye çıkardığı aşikâr. Riz Ahmed’in, Dünya’nın her bir köşesinde yaşanan ırkçılık sorunlarından beslenerek oluşturuyor olduğu kariyerine çok güçlü bir element eklediğini de söyleyebiliriz.

Yıllardır yaptıkları ‘iyi pazarlıklara’ rağmen, kendi gruplarından olmayan insanların baskıları sonucunda, “‘zaten sahibi olduğu şeyi elde etmek için ‘iyi göçmen’i oynamaktan artık yorulduğunu” belirtiyor Riz Ahmed. Yalnızca bu ifade bile albümü dinlemeye değer kılarken; etnik dokunuşlar ve tecrübelerini anlatmaktaki becerisini, toksik bir ilişi metaforu çerçevesinde; kalp kırıklığı, kayıp, kefaret gibi anahtar kelimeler üzerinden beğeniye sunması; son yılların en kapsamlı çalışmalarından birine imza atmasına yardımcı oluyor.

Biz de umalım ki, ‘evinde hissetmeyen’ bir tek insan kalmayana kadar, Riz Ahmed gibi isimler fikirlerini açıkça söylemekten hiç vazgeçmesin.