Yazar: Zeynep Naz Inansal
24 Aralık 2021
Kopamadığımız hikayelerden özgürleşebilmek: The Matrix Resurrections film incelemesi

2021 yılı son güzelliğini yaptı ve The Matrix serisinin dördüncü halkası The Matrix Resurrections hem vizyonda hem de HBO Max’te görücüye çıktı. Filme dair ilk haberler konuşulmaya başladığından beri heyecanlı bir bekleyişe girmiş ve hatta aklımızı başımızdan alan fragman çıktığında uzun bir dadanma sürecine girişmiştik hatırlarsanız. Lana Wachowski’nin bu kez tek başına yönettiği film, kendine dair tüm beklentilerle zekice oynayan ve The Matrix evreninden bekleneceği üzere zihnimizi bolca soruyla dolduran oldukça etkileyici bir dönüş filmi. Bu yeni filmde Morpheus’u bambaşka biri canlandırıyor, Zion yok olmuş ve Io’ya dönüşmüş ve filmin ana kötüsü Warner Bros. Tabii her dev franchise filminde olduğu gibi memnun olmayanlar ve hayran olanlar olarak ikiye ayırıyor seyirciyi. Ancak biz, filmin neden tüm övgüleri hak ettiğini anlatacağız bugün.

Keanu Reeves’in Neo ve Carrie-Anne Moss’un Trinity rollerine geri döndüğü Resurrections, ilk bakışta Neo’nun mavi hapı seçtiği bir dünyada geçiyormuş izlenimi veriyor. Dünyaca ünlü bir oyun tasarımcısı olan ve San Francisco’da şahane bir evde yaşayan Thomas Anderson, hepimizin aşina olduğu (bu kez bir bilgisayar oyunu olan) The Matrix’in yaratıcısı. Yer yer aslında bir simülasyonda olduğunu hissedip sinir krizleri geçirdiği için terapiye gidiyor. Trinity de Tiffany adında, iki çocuklu ve Neo’yla sürekli aynı yerden kahve alan bir kadın. Her şey şirketin ve şirket hissedarı Warner Bros.’un The Matrix oyununa dördüncü bir devam oyunu eklemek istemesiyle değişmeye başlıyor. Film, The Matrix etrafında dönen tüm tartışmaları ve teorileri, nostaljiye olan açlığımızla birleştiriyor, ancak bu kez boş bir nostaljinin yeterli olmadığını savunuyor. Sanki bazı hikayelerden, kalıplardan ve tüm kutuplaşmalardan özgürleşmemiz gerektiğini söylüyor. Eski dostlara, kopamadığımız hikayelerden özgürleşmeye ve The Matrix Resurrections’a dadanıyoruz.

Bu yazıda yeni filme dair bolca detay ve haliyle de spoiler’a denk gelebilirsiniz aman dikkat!

Eski The Matrix evreninin aksine, bu kez ışıl ışıl ve güneşli bir şehirdeyiz. San Francisco olması da tesadüf değildir diye düşünüyoruz. Şimdiki dünyamızın hakimleri veya en çok söz hakkına sahip insanları olan Big Tech’in merkezi yani. Thomas Anderson manzaralı ofisinde kod yazıyor ve arada bir aklı gidip geliyor. Neyse ki her kafası karıştığında aşırı mantıklı açıklamalar yapan ve onu bir simülasyonda olmadığına ikna eden terapisti (Neil Patrick Harris) var. İstemediği halde The Matrix’in devamını tasarlaması bekleniyor ondan. Öğreniyoruz ki o olsa da olmasa da oyun şirketinin hissedarlarından Warner Bros. projeyi gerçekleştirmeye kararlı. Bu yüzden de aslında projenin bir parçası olmak zorunda kalıyor ve dev bir ekiple oyun üzerine çalışmaya başlıyorlar. 

Oyun olan The Matrix ile film olan arasındaki paralellikleri fark etmemek imkansız. Zaten filmin ilk yarısı tamamen beklentilerle oynamak ve orijinal üçlemeye dair ‘meta’ bir bakış açısı sunmak için ilerliyor gibi. Oyun şirketindeki herkesin Matrix’e dair fikirleri ve teorileri var. Kimileri bir trans alegorisi sunduğunu, kimileri de derin bir felsefe örneği olduğunu savunuyor. Yeni versiyonun sırf aksiyondan ibaret olmasını isteyenler ile yine dünyayı değiştirmesini isteyenler birbirinin üzerine konuşuyor. Bu sırada Neo sessizce onları izliyor ve hayatı akıp giderken boş gözlerle dünyayı anlamaya ve anlamlandırmaya çalışıyor. Neyse ki koduna sakladığı bir yardım çağrısı onun yeni Morpheus (Yahya Abdul-Mateen II) ve dolaylı olarak Neo sayesinde özgürleşmiş Bugs (Jessica Henwick) tarafından keşfedilmesini sağlıyor. Ancak bu kez Neo kırmızı hapı yutmak konusunda pek de hevesli görünmüyor. 

Şimdi daha da sert spoiler’lar geliyor.

Seyirciler olarak Neo’yu bıraktığımız yerden 60 yıl geçmiş. Onu ve Trinity’i yeniden üretip Matrix’in içine saklamışlar, enerji üretmek için kullanıyorlar. Bir de dalga geçer gibi Neo’yu The Matrix adında bir oyunun tasarımcısı yapmışlar. Her şüphe duyduğu anda da terapisti onu sakinleştirmek için hazır bulunuyor. Zaten terapist de bu yeni versiyonun mimarı. Ancak tüm bunlara rağmen Neo bir kez daha özgürleşmeyi ve uyanmayı başarıyor. Aklındaki tek şey de Trinity’le kavuşmak ve onu da uyandırabilmek oluyor. Neyse ki bunu başarabiliyor, çünkü dünyayı değiştirmek için bu kez ikisine de ihtiyaç var. 

Spoiler burada bitiyor.

Warner Bros.’un filmin ana kötüsü olduğu konusuna bir açıklık getirelim. Tüm bu paralelliklerden anlaşılabileceği üzere Lana Wachowski, bize filmin onsuz da olsa yapılacağını ve bir seçimle karşı karşıya kaldığını anlatıyor. Yaptığı seçim de kendi yarattığı evrenin nasıl değiştiğini kendi istediği şekilde anlatmak oluyor. Aslında özgürleşmiş bir zihnin sonsuz kapasitesi üzerine popüler kültürü ve sinema dünyasını baştan yaratan bir hikaye anlatmıştı zaten. O yüzden de tüm bunların ardından ona bu evrene geri dönmesi söylendiğinde, insanların ne beklediğini anlamaya çalışıyor. Tekrar dünyayı değiştirmesi mi gerekiyor? Ya da herkesi tekrar uyandırması mı bekleniyor? Ancak Wachowski’ye göre çoğumuz aslında yalnızca alışkın olduğumuz hikayelere tutunmak ve uykuda kalmaya devam etmek istiyoruz. Aynı Neo gibi, aslında özgürleşmek isteyip istemediğimizden pek de emin değiliz. Belki de yalnızca tanıdık bir şeyler arıyoruz ve dikkatimizi dağıtan her şeye ölesiye tutunuyoruz. 

The Matrix Resurrections’ın yaptığı en önemli şey, hayatımıza hakim olan ve günümüz dünyasını tanımlayan tüm ikililiklerden ya da kutuplaşmalardan vazgeçmeyi seçmesi. Buna da kendi yarattığı ikililiği kırarak başlıyor. İnsanların mavi ve kırmızı hapı tartışırken asıl meseleyi kaçırdığını ve tüm seçimlerin aslında birer illüzyon olduğunu söylüyor mesela. Filme göre, hepimiz ne yapmamız gerektiğini biliyoruz, neden birinin gelip bize net bir seçim sunması gerektiğine inanıyoruz ki? Ya da insanlar ve makineler arasında bir savaş olarak başlayan dünyasının gelişmiş versiyonu Io’da insanları ve robotları işbirliği yaparken ve birbirlerini daha da ileri taşırken görüyoruz. Wachowski’ye göre günümüz dünyası, artık kutuplaşmalardansa çok daha kapsayıcı ve işbirlikleriyle dolu bir yer olmalı. Bir de tabii sevginin kazandığı ve Neo’yla Trinity’nin aşkının her şeyin ötesinde yer aldığı bir yer. 

Toparlamak gerekirse bu yeni film, aslında Matrix evreninden çok Wachowski kardeşlerin bir başka efsanesi olan Sense8 evrenine ait gibi duruyor. Zaten Sense8 oyuncuları da her sahnede gözümüze çarpıp bizi heyecanlandırıyorlar. Lana Wachowski, kendi gözünden günümüz dünyasını anlatmayı ve ona dayatılan bu yeniden yapımı kendi şartlarında şansa çevirmeyi seçiyor. Artık her şeyi bir hikaye anlatıcısından veya yönetmenden bekleyemeyecek kadar komplike bir dünyada yaşadığımızı ve bizi tembelleştiren ve yer yer uykuya geçiren tüm hikayeleri geride bırakmamızı ve önümüze bakmamızı söylüyor. Zaten yarattıkları evreni radikal sağcıların, Elon Musk gibilerin sahiplendiği düşünülürse artık bu hikayeyi geride bırakmak istemesi de oldukça anlaşılır. Belki de yeni filmi çok daha sevgi hakkında yapması da bu tip kişilerin sahiplenmesine karşı bir önlem olabilir. 

Lana Wachowski dünyanın değiştiğinin farkında ve buna başkaldırıyor. Bir zamanlar olağanüstü efektlerle devrim yapmışken, bu kez de efektler dünyasında oldukça az efektli ve doğal ışıklı bir film çekmeyi seçiyor mesela. Ya da herkes ikililiklerde bir aidiyet ararken, o işbirlikleri ve kapsayıcılığı çözüm olarak sunuyor. Ondan dünyanın geldiği duruma dair çarpıcı bir şeyler söylemesi beklenirken o, sevginin kazanacağını ve her zaman umut olduğunu anlatıyor. Çaresizlik ve umudun kodlarının Matrix evreninde neredeyse aynı olduğunu da sıkıştırıyor araya. Kurmacayı geride bırakıp hislere odaklanmamızı tavsiye ediyor. Filminden ne almak istediğinizi çok da umursamıyor, anlatmak istediği hikayeyi anlatıyor. Beklentilerden sıyrılıp keyif aldığımız şeyi yapmak, özgürlüğün gerçek tanımı değil mi? 

editörün seçtikleri